GAZETE SOKAK – HDP Eş Genel Başkanı Sezai Temelli, yerel seçimlerde temel stratejilerinin “taban ittifakı” olduğunun altını çizerek, adayların belirlenmesi konusunda “Rehberimiz halk olacak” dedi. Temelli, kayyumlar için de “Türkiye’yi bu utançtan kurtaracağız” diye konuştu. 

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eş Genel Başkanı Sezai Temelli, gazeteci ve siyasetçilere yönelik operasyonların ardından geldiği Diyarbakır’da iki gün boyunca temaslarda bulundu. Temelli, temasları kapsamında günlerdir kırsal kesimleri abluka altında olan Lice ilçesine de giderek, askeri operasyonlar ve halka yönelik hak ihlallerine ilişkin kimi ziyaretler gerçekleştirdi. Bölge gezisini Van ve Hakkari’yle sürdüren Temelli, partisi ve bileşenlerine yönelik operasyonlar, yerel seçimlere gidilirken Cumhurbaşkanı Erdoğan ve hükümet cephesinden yapılan açıklamalar, partisinin yerel seçimlerde izleyeceği strateji ve bölgedeki askeri operasyonlara ilişkin Mezopotamya Ajası’nın sorularını yanıtladı.
9 Ekim’de parti yöneticileriniz ve bileşenlerinize yönelik kapsamlı bir operasyon düzenlendi. Gözaltı ve tutuklamalar oldu. Yerel seçimlere gidilirken, bu operasyonu neye bağlıyorsunuz? 
Her zaman olduğu gibi bir katalog oluşturmuşlar. İşte, KCK/PKK ve HDP’yi peş peşe sayıyorlar. Alışagelmiş ve herkesçe kanıksanmış, hiçbir gerçekliği olmayan, yalana ve uydurmaya dayanan bir suçlama modeli var ellerinde. Yine bunlardan birini yaşıyoruz. Baktığınızda o denli anlamsız bir iş ki; ortada bir suç yok, bahsettikleri şey söz konusu olamaz. Tamamıyla uydurulmuş bir şey. Uzun zamandır bu uydurma ve anlamsız suçlamalarla HDP’yi suçlu göstermek isteyen bir zihniyet var karşımızda. Bu zihniyet iktidarın zihniyetidir. Bu zihniyet yeniden bir seçim kampanyasına başlamıştır. Tıpkı, 24 Haziran’dan önce yaptıkları gibi. Aynı seçim kampanyasını, şimdi yeniden yerel seçimler için başlatıyorlar. Ne yapacaklar, ilk önce HDP’yi kamuoyuna suçlu olarak tanıtacaklar. Bunun yanında bir grup HDP’liyi ya da bileşenini veya HDP’ye sempatik yaklaşanı ya da hiç alakası da olmayanları gözaltına alıp suçlu gösterecekler.
Operasyonlar kapsamında birçok evin kapısı kırıldı; bu uygulama ne anlama geliyor?
Bu kampanyaya tabi ki emniyet güçleri, vali, kaymakam ve savcılar katılacak. Hatta siyasi vesayet altında olan yargı da katılacak. Acı olan bu. Şimdi emniyet güçlerini biliyoruz. Zaten iyicene angaje olmuş durumdalar. Erdoğan ve AKP ne derse bu iktidar ne derse onu yapıyorlar. Kamu görevlisi olma vasıflarını çoktan yitirmişler. Çünkü öyle olsa bir gözaltı operasyonunda, diyelim ki talimat aldınız veya savcı size gözaltı talimatı verdi. Peki, siz neden kapıları çalmıyorsunuz? Kapıların hepsini kırıyorsunuz? Niye o insanları gözaltına alırken işkence yapıyorsunuz? Siz neden bu denli kötü davranıyorsunuz? Hatta kalp krizi geçiren bir insanı bir buçuk saat emniyette neden alıkoyuyorsunuz? Arkadaşımız ya ölseydi? Bunun hesabını kim verecekti? Dolayısıyla mekanizma iyicene şirazesinden kaymıştır.
Kapıların kırılması, baskın sırasında darp ve işkence suç değil mi?
OHAL süresi boyunca başlayan ilk hukuksuzluğa maruz kalanlar, yine bizlerdik. İşimizden, aşımızdan olduk. Belediye eşbaşkanlarımız görevden alındı ve cezaevlerine girdi. Eş genel başkanlarımız tutuklandı ve cezaevine konuldu. Birçok vekilimiz tutuklandı.
Bu şu ana kadar hukuk devletini ihlal eden bir görünümdeydi? Şu anda artık devlet de kalmamıştır. Bu yaklaşımı kınıyoruz ve eleştiriyoruz. Bu suça bulaşmış herkesin de yargı önünde hesap vereceğini de bir kez daha belirtiyorum. İktidarlar geçer. 24 Haziran’da söylemiştim. Bütün valilere, kaymakamlara ve emniyet mensuplarına, güvenlik güçlerine seslenmiştim: ‘Sizler kamu görevlisiniz. İktidarlar gelir geçer ve sizler kamu hizmeti yapacaksınız? Ve bütün vatandaşlara eşit yaklaşacaksınız.’ Hukuk devletinin en temel asli unsuru eşit yurttaşlık temelinde kendini var etmesidir. Ama bir gün hukuk devletini var ettiğimizde tüm bu suçların hesaplarını sormak boynumuzun borcudur. Çünkü birçok masum arkadaşımız mağdur ediliyor ve birçok insan yaşamını yitirdi. Birçok insan haksız ve hukuksuz bir şekilde cezaevinde. Bu denli keyfi uygulama, iktidar sadece iktidarda kalabilsin diye bu denli haksızlık ve hukuksuzluk etrafı sarıp sarmalamış durumda.
 Muhalefetin yaşananlara sessiz kaldığı görülüyor…
OHAL süresi boyunca başlayan ilk hukuksuzluğa maruz kalanlar, yine bizlerdik. İşimizden, aşımızdan olduk. Belediye eşbaşkanlarımız görevden alındı ve cezaevlerine girdi. Eş genel başkanlarımız tutuklandı ve cezaevine konuldu. Birçok vekilimiz tutuklandı. O gün sesi çıkmayanlar, hatta bu sürece katkı sunanlar, sandılar ki sadece HDP ile sınırlı kalacak. Öyle mi oldu? Hayır. Faşizm her yerde kurumsallaşmasına devam ediyor. Bunu defalarca anlattık. Bize olduğunda, Türkiye’nin ana muhalefetine, ‘Olanlara sessiz kalıyorsanız, şunu bilin ki bu yerinde sayacak bir gelişme değildir. Gelip, sizin de kapınızı çalar. Size de sirayet eder’ dedik. Nitekim öyle de oldu. Bugün sadece Diyarbakır’da, Van’da ve Kürt illerinde bu zulüm yok. Türkiye’nin her yerinde var. Artık herkes şikayet ediyor. Her yere musallat olmuş. Tüm insanların, emekçilerin, kadınların, çocukların ve gençlerin, herkesin hakkına musallat olmuş bir iktidar var.
Yerel seçimler de yaklaşıyor, HDP bunlara karşı neler yapacak?
Bütün olarak bunlara baktığımızda, Kürt sorununun çözümsüzlüğünden beslenen bu savaş, yolsuzluk iktidarı, bütün ülkeyi büyük bir çıkmaza sürüklüyor. Bu son gözaltılar da aslında en son örneğidir. Burada, bütün bu şeylerin durmasını istiyorsak, ‘Edî Bes e’ diyorsak şimdi harekete geçme zamanıdır. Bütün toplumsal muhalefet, demokrasi güçleri, emek güçleri, insan haklarından yana olanlar, bu ülkede özgür birer vatandaş ve yurttaş olarak yaşamak isteyenler; eşit yurttaşlık temelinde yan yana gelmek isteyenler, kimsenin inancından dolayı mağdur olmayacağı, kimsenin kimliğinden dolayı mağdur olmayacağı adaletli, gelir dağılımı düzgün bir ülke istiyorsak; harekete geçme zamanı gelmiştir. Bu iktidar anlayışını durdurma zamanı gelmiştir. Diyarbakır’da yaptığımız iki günlük ziyaretimizde ve birçok yerde halkımızla buluştuk. Herkesin ortaklaştığı, iktidarın yürütmüş olduğu bu kampanyaya karşı bizim de bir kampanyamız var. Bakmayın siz sessizliğe. Bu güçlü ve sessiz bir öfkedir. Bu öfke, sandıkta gereken cevabı bir kez daha verecektir. 7 Haziran, 1 Kasım’da ve 24 Haziran’da olduğu gibi şimdi yine verecektir. Onların böyle bir kampanyası varsa bizim de demokrasi kampanyamız var. İnsan hakları kampanyamız var. Özgürlük ve barış kampanyamız var. Ve bu kampanya kazanacak. Çünkü hepimiz için, bütün halklar için, bu ülkenin bütün insanları için umut var. Hepimizin geleceği tam da bu atacağımız adım da saklıdır.
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan geçtiğimiz günlerde partinizi hedef alarak, “Yine kayyum atarız” mesajı verdi. Hemen ardından Diyarbakır merkezli operasyonun başlaması dikkat çekti. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz? 
Şimdi o açıklamasından sonra saçma sapan gözaltılar başladı. Savcılar ve emniyet güçleri bunu kendilerine talimat edinmiş. Bizi suçlayarak, bizi sürekli topluma suçlu olarak göstererek; aklınca Erdoğan bir kampanya yürütecek ve bundan da başarılı olacağına inanıyor. Gözaltına alınan birçok arkadaşımız, 24 Haziran’da bizim seçim çalışmalarımızı yürüten arkadaşlarımızdır. 24 Haziran’da arkadaşlarımız başarılı oldular diye cezalandırılıyor. Ve bu arkadaşlarımız seçim çalışması yürütürse, Mart’taki seçimlerde yenileceğini bilen iktidar şimdiden önlem almaya çalışıyor. Akıl böyle çalışıyor. Suçlamasının sebebi bu. Diyor ki; ‘Muhatap almıyorum.’ Biz de seni muhatap almıyoruz. Biz seni muhatap almamız için demokrasi zemininde olman lazım. Senin tarafsız bir Cumhurbaşkanı olman lazım. Sen AKP’nin genel başkanı mısın? Cumhurbaşkanı mısın? Ne olduğun belli değil. Bir gün AKP Genel Başkanı olarak bize saldırıyorsun, sana yanıt verince de ben Cumhurbaşkanıyım diyorsun. Cumhurbaşkanı olma niteliğini yitirmiş, AKP Genel Başkanlığı şapkasıyla bütün saldırganlığını gerçekleştiriyor.
Bir ülkede bu denli bir yaklaşım varsa bir kere ciddi anlamda bir meşrutiyet sorunu vardır. Bugün Cumhurbaşkanı’nın yaşadığı meşrutiyet sorunudur. Bunu yaşadığı için de kendi suçluluğunu gizlemek için sürekli HDP’yi suçlayan ve HDP’yi meşru bir parti mi değil mi tartışmasına çekmeye çalışan, bir AKP Genel Başkanı’nı izliyoruz. HDP meşru bir partidir. Yasalarla, yasal olarak kurulmuş, yasalar içinde demokratik siyaset yapmaktadır. AKP genel başkanı ne kadar suçlarsa suçlasın, bunun bir karşılığı yoktur. Bakın, gözaltına alınan, tutuklanan ve cezaevinde olan bütün arkadaşlarımız hakkında hiçbir delil, suç unsuru söz konusu değildir. Tamamen uydurma fezlekelerdir. Hatta fezlekelerin çoğu FETÖ’cü savcılar ve yargıçlar zamanından kalmadır. Düşünün, durum bu kadar rezalettir ve kepazelik içindedir. Bunu bütün dünya biliyor; fakat bu iktidar meşru olmayan ve aslında olmayan iktidarını devam ettirmek için bütün demokratik kurumları, siyasi partileri suçlayarak, özellikle HDP’yi suçlayarak yol almaya çalışıyor.
“Kayyum atarız” açıklamasıyla asıl vermek istediği mesaj nedir? 
Sen ister kayyum ata ya da atama. Bizim irademizi gasp edemezsin. Bir saatliğine bile olsa bu belediyelerin hepsini fazlasıyla geri alacağız. Senin işte o nedenden dolayı meşrutiyet sorunun devam edecek.
Bu tablo içinde daha da kötüsü suçlamayla da kalmıyor, halkı tehdit ediyor. ‘Senin iradeni tanımıyorum’ diyor. ‘Bak kayyum atadım, senin iradeni tanımadım, sen yine de açık iradeni ortaya koyar ve benim istediğim gerçekleşmezse, yine de kayyum atarım’ diyor. Biz de diyoruz ki sen ister kayyum ata ya da atama. Bizim irademizi gasp edemezsin. Bir saatliğine bile olsa bu belediyelerin hepsini fazlasıyla geri alacağız. Senin işte o nedenden dolayı meşrutiyet sorunun devam edecek. Sen ancak ve ancak yalanlarla, şaibelerle, hilelerle ve silahlı kolluk güçlerinin desteğiyle yargısız ve hukuksuz bir şekilde ayakta durabiliyorsun. Bunların hiçbirinin olmadığı gün iktidardan düşeceksin.
Kayyum atanan belediyeleri geri alacağınızı belirttiniz. Nasıl olacak?
İşte yerel seçimler, demokrasiden yana olanların bir meşruiyet, varlık sorundur. Bu mücadeleden bizim vazgeçmemiz söz konusu değil. Çünkü biz meşruyuz. Bütün gücümüzü ve sözümüzü halktan alıyoruz. Halkın sözünün taşıyıcılarıyız. Biz siyaseti bu anlamıyla taban demokrasi anlayışımızla yapıyoruz. Halkın içinden yapıyoruz. Meşruiyet tam da halktır. Halkın olmadığı yerde siyaset mi olur. Ama sen sadece Saray’ınla yapıyorsun. Sadece kolluk güçlerinle, savcılarınla, kaymakamlarınla yapıyorsun. Korkuyorlar, korktukları için de bu kadar saldırganlaşıyorlar, yalana başvuruyorlar. Ama korkunun ecele faydası yok. Mart’ta yerel seçimlerde bu kayyumcu zihniyetten kurtulacağız. Kayyumlardan kurtulacağız. Türkiye’yi bu utançtan kurtaracağız. Ve sadece Kürt illerinde değil Türkiye’nin her yerinde yerel demokrasi anlayışının hakim kılarak, bu iktidar için sonun başlangıcının başlatacağız. Çünkü bu rejim bu ülkenin tarihine, kültürüne, insanların bir arada yaşama iradesine, geleneğine ve töresine uygun değil. Tekçilik bu. Tekçilik anlayışıyla kendisini var ediyor. Tek millet, şu ve bu… Bu ülkenin ne bayrak sorunu var ne de sınır sorunu var. Herkes bu ülkede eşit yurttaş olmak istiyor. Birçok kimliğiyle ama. Kürdü, Ermenisi birçok inancıyla… Böyle yaşamış tarih boyunca. Bütün bunları yok sayıp tek olacak dediğinizde, toplum ve halkın, yani insanlar arasındaki hukuk buna itiraz eder.
Yerel seçimler neden bu kadar önemli?
Bu rejime itirazımız var. Bu rejimi değiştirmenin yolu da yerellerde iktidar olmaktır. Yerel demokrasiyi var etmekten geçiyor. O yüzden de yerel seçimler Türkiye’nin geleceği için çok kritik seçimlerdir. Bu sadece Kürtler için değil, Aleviler için değil, Türkiye’deki halklar için değil, herkes için. Özellikle de bu ülkede yaşayan Türkler için, mütedeyyinler için de önemli.
Yerel seçim çalışmalarının startını verdiniz mi? 
Çalışmalarımıza başladık. Birçok yerde fizibilite çalışmaları yapıldı. Temel kamuoyu dinamiği dediğimiz, yerelin aslında kültürünü, siyasetini ve yerel yönetimlere yaklaşımları üzerinde çalışmalar yapıldı. Bu raporlar tamamlanmak üzere. Diğer taraftan yerel yönetim strateji komisyonlarımız kuruldu. Yerel ittifaklara açığa çıkartmak için çalışmalar yapılıyor. Demokratik siyaset buluşmalarını, Türkiye’de en az 20 yerde gerçekleştireceğiz. Birçok yerel dinamik, toplumsal kesim, sendikalar, STK, siyasi partilerin katılımıyla bu buluşmaları gerçekleştireceğiz. Diğer taraftan da biz de kampanyamızı başlatacağız. 20 Ekim’de Diyarbakır’da büyük bir toplantımız var. Birçok kesim, vekillerimiz, PM’lerimiz, bileşenlerimiz, kurum ve kuruluşlar katılacak. Kampanyamız için ilk adımı atacağımız büyük bir buluşma var. Burada yerel yönetim stratejimizi ve yerel yönetimler seçimleri boyunca nasıl bir hatta siyasetimizi ortaya koyacağımızı konuşacağız. Bunu kamuoyu ile paylaşacağız.
Aday belirleme noktasında nasıl bir strateji izleyeceksiniz? 
İnce eleyip sık dokuyacağız. Ama rehberimiz halk olacak. Dolayısıyla hangi adaylar üzerinde yoğunlaşmamızı halkımızla beraber belirleyeceğiz. Buna kısmi bir ön seçim modeli de diyebilirsiniz.
Alışagelmiş bir aday belirleme anlayışının ötesine taşımayı istiyoruz. Çünkü çok güçlü iddialarımız var. Bu yerel seçimler çok kritik seçimlerdir. Yerel demokrasi, bu merkezi vesayetçi anlayışa karşı aslında güçlü bir adım atmak istiyor. Yerel demokrasi anlayışımızla bu ülkenin gerçeklerine uymayan rejime bir itirazı hayata geçirmek istiyoruz. Bu denli güçlü bir iddiayı ortaya koyuyoruz. Bu iddiayı hayata geçirebilecek, yani nasıl bir yerel yönetim dediğimiz meseleyi, nasıl adaylarla hayata geçireceğimizi tartışmalıyız. İnce eleyip sık dokuyacağız. Ama rehberimiz halk olacak. Dolayısıyla hangi adaylar üzerinde yoğunlaşmamızı halkımızla beraber belirleyeceğiz. Buna kısmi bir ön seçim modeli de diyebilirsiniz. Halkın bütün görüşlerini alarak, onların aday konusundaki yaklaşımlarını dinleyerek, hatta aday önerilerini alarak bizim ilkesel anlamda yaklaşımlarımız ölçeğinde bu adayları değerlendirmek ve gerçekten de herkesin içine sinecek bir kent nasıl yönetiliri en iyi sırtlayıp götürebilecek adaylar ile seçimlere girmek istiyoruz. Türkiye’nin her yerinde şunu ısrarla söylüyorum, altını kalın kalın çiziyorum; Türkiye’nin her yerinde taban halkın sesi, öncelikleri bizim önceliklerimiz olacaktır. Yeter ki, yerel demokrasi anlayışımızla çelişmesin. Çünkü bu en temel demokrasi, barış meselemizdir. Kürt sorunundan Türkiye’nin önünde olan bütün sorunların çözümüne dair bir adımdır. Telaşlanmaya gerek yok ama çok sağlıklı altyapı çalışmasıyla yol alıyoruz. Bu ayın sonuna kadar çalışmalarımız tamamlanacak. Kasım ayı içerisinde ise aday çalışması başlayacak.
AKP ve MHP 24 Haziran seçimlerinde olduğu gibi yerel seçimlerde de “Cumhur İttifakı”nın süreceğini kamuoyuna deklare etti…
Cumhur İttifakı dediğiniz, tavan ittifakıdır. Yani yukarıda yapılıyor. İki kişi oturmuşlar, pazarlıklar yapıyor. Senin kaç oyun var, senin kaç belediyen var, sen ne getirirsin ve ben ne götürürüm, az mı çok mu yeriz hikayesidir. Bu pazarlıktır, ittifak değildir. Cumhur İttifakı, bir pazarlık ittifakıdır aslında. Seçmene, vatandaşa saygı göstermeyen, onların iradesini ipotek koyan bir anlayıştır. Buna karşı mücadele ediyorsanız, o zaman siz taban ittifakı konusunda mücadele etmelisiniz. Taban ittifakı dediğimiz budur. Pazarlıklar, bu anlayıştan kendisini kurtaran bizatihi mahallesinde, ilçesinde, ilinde söz sahibi olmak isteyenlerin sözünü önceleyen, onun iradesine saygı gösteren, o irade üzerinden hareket edendir. Çünkü bu bir genel seçim değildir. Genel seçimlerde başka dinamikler var. Yereli dinleyeceğiniz kadar merkezi olarak da komisyon çalışmalarını dikkate almanız gerekiyor.
HDP nasıl bir ittifakla seçimlere gidecek?
Türkiye’nin geneline tek pencereden zaman zaman bakmanız gerekiyor. Tabi yerele de. Ama bu genel seçim gibi değil, yerel seçim. Öncelik yerel. Yerelin inisiyatiflerini dikkate almak, o yüzden kıymetli ve önemlidir. Tabanı da halkı da tek bir kimlikle tarif etmeniz söz konusu değil. Öyle kentlerimiz ve ilçelerimiz var ki, yan yana gelmiş birçok halk yaşıyor. Çok farklı inançlar bir arada yaşıyor. Çok farklı kesimler bir arada yaşıyor. O zaman bu bir aradalığı koruyacak bir anlayışın yönetime gelmesi lazım. Yani şimdi her yer küçük mahallelerden oluşmuyor. Büyük metropolleri düşünün. Diyarbakır büyük metropol, İstanbul çok kozmopolit. Birçok kesim bir arada. Dolayısıyla bu birçok kesimi ve katmanı kucaklayacak farklı kimliği, inancı, kültürleri görüp eşit kentsel yurttaşlık temelinde anlayışı hayata geçirecek, bir yönetime ve iradeye ihtiyaç var. Bu da tabandaki ortaklaşmayla mümkün olur. Tabanda hangi partiden olursa olsun siyasi görüşü ne olursa olsun, orada o kentte birlikte yaşıyorsa, birlikte sorunlarına bir çözüm üretilebilir. O halk üretebilir. İşte bunu açığa çıkarmak için çabamız var. Eğer bunu başarabilirsek zaten tabandaki ittifak kendiliğinden açığa çıkacaktır. Hiçbir pazarlığa ihtiyaç duymadan bu ittifakın çıkardığı aday üzerinde herkes zaten ortaklaşır. Biz diğer muhalefet partilerine de, bütün kesimlere de bu çağrıyı yapıyoruz. Gelin bu buluşmaları sağlayalım. Tabanı dinleyelim. Halkı, kadını dinleyelim. Kadınların, emekçilerin kentlerini var etmeliyiz. İşçiyi, sokaktakileri dinleyelim. Onlar bize rehber olsun. Biz daha sonra siyasi partiler olarak, buradan hareketle çeşitli uzlaşılar sağlayabiliriz.
Bu kolay kısmı. Zor olan kısmını öncelikle yapalım. Yani sokağa gidelim, mahalleye, kahvehaneye, işyerine, evlerine gidelim ve insanlar bizleri yönlendirsin. Fizibilite çalışmalarının çoğunda bunu yaptık. Ve bu çalışmaların çok çok kıymetli katkıları var. İnsanların, “Her şeyden önce bu iktidardan kurtulmak gerekiyor” söylemi ortaya çıktı. Çünkü ciddi bir yoksulluk, işsizlik ve şiddet var. Bundan bir an önce nasıl kurtulabiliriz? Yan yana gelerek. Bu yüzden ilkeler çerçevesinde yan yana gelmek için adımlar atmalıyız. Bizim temel stratejimiz budur. Taban ittifakıdır.
DTK Eşbaşkanı Leyla Güven, milletvekili seçilmesine rağmen halen cezaevinde. Yargıtay’ın Enis Berberoğlu için verdiği emsal karar olmasına rağmen neden tahliye edilmiyor? Yine milletvekili olmasına rağmen Diyarbakır merkezli operasyon kapsamında evine baskın yapıldı…
Bunu anlatabilecek ve tarif edebilecek bir şey yok. Hiçbir yasa ve hukuk anlayışı yok. Tamamıyla keyfi bir uygulama. Sayın Leyla Güven’in şu anda cezaevinde olması bir hukuk ihlali falan değil, bir suçtur. Yargı suç işliyor. Alıkoyuyor çünkü. Anayasal suç işliyor. Anayasa’nın maddesi çok açık. Yargı, Anayasa’ya yandan yol açmış, Anayasa’yı bypass etme peşinde. Anayasa’yı ihlal ediyorlar ve Anayasa suçu işliyorlar. Hazin olan şudur; bunu yargıçlar yapıyor. Bizzat hukuk devletini korumak zorunda olan, yasalara bağlı kalması gerekenler suç işliyor. Bunun başka bir adı yok.
İkincisi son yaşanan olay. Sayın Leyla Güven zaten cezaevindedir, alıkoymuşsunuz. Evini niye basıyorsunuz, kapıları niye kırıyorsunuz? Ne arıyorsunuz, Leyla Güven’in hayaletini mi arıyorsunuz? Ne yapacaksınız? Nasıl bir akıldır bu? Nasıl bir terördür bu? Bu bir terör, çünkü Sayın Leyla Güven cezaevinde, sen onun boş evini basıyorsun, kapılarını kırıyorsun ve hiç kimse yok. Leyla Güven’in evine girmek istiyorsan, Leyla Güven’in avukatını çağır. Ya da savcılık bir fezleke yazsın. Nedir, niçin evine giriyorsunuz? Ne arıyorsunuz orada? Hiçbir şey yok orada. Kapısını kırıyorsunuz, evine girdik. Ne yaptınız evde bilmiyoruz. Neden girdiniz bilmiyoruz. Bunlar kabul edilebilir şeyler değil. Bunu yapan emniyet güçleri hakkında hızla soruşturma başlatılmalıdır. İçişleri Bakanlığı’nın acilen yapması gereken budur. Fakat ülkede bir İçişleri Bakanı var mı? Şüphelidir. Dolayısıyla balık baştan kokar dedikleri hikayeyi yaşıyoruz. Eğer İçişleri Bakanı böyle bir İçişleri Bakanı ise Diyarbakır’daki polis de böyle oluyor.
Tüm bunlar birlikte bölgede sokağa çıkma yasakları ilan ediliyor ve askeri operasyonlar bitmek bilmiyor. Lice’ye ziyaretlerde bulundunuz. Lice’de ne oluyor? 
 Lice halkını baştan suçlu gösterip sürekli orayı bir açık cezaevi haline getirmek, insanları kendi evlerine hapsetmek kabul edilebilir bir şey değildir. Bir insan hakkı ihlalidir. Lice’de gördüğümüz budur.
Lice’de ilk önce dükkanlara bayrak asıp tehdit etmişler. Sonra da astıkları bayrakları kaldırmışlar. Köylere gitmişler, ablukaya almışlar, evlere bayrak asmışlar. Evlerden insanları çıkarmamışlar. Bir ablukadır gidiyor. Bu Lice’nin artık kaderi olmuş. Yani Lice ilçesi ve köyleri bir kadere mahkum edilmiş. Abluka kaderi. Bu sadece bugünün meselesi değil. 1925’ten beri Lice bunu yaşıyor. Ama son 3 yıldır kesintisiz yaşıyor. 10 gün burada kalıyorlar, 10 gün sonra da bir diğer köye. Böyle bir sistem var orada. Abluka sistemi. İnsanları canından bezdirmiş. İnsanları aç bırakıyor. Tandır, ablukaya alınır mı? Tandırı ablukaya almış. İnsanları bahçesine çıkıp ekmek pişiremiyor. İnsanların peynirlerini parçalamışlar, alıp götürmüşler. Kışlık erzak, bundan daha doğal ne var. Turşu yaparsın, peynir yaparsın. Kışlık erzakını kilerine koyarsın. Kışlık erzakları parçalamışlar. Bu denli insanlığın kabul etmeyeceği bir zulüm ile karşı karşıya Lice halkı.
Defalarca söyledik. Bu halka zulüm etmeye bir son verin. Eğer bir yerde bir suçlu varsa sizin işiniz suçluyu takip edip suçluyu yakalamaktır. Buna kimsenin bir itirazı yok. Licelilerin de bir itirazı yok. Ama ortada kimse yok. Ne suç var ne suçlu var. Sürekli orada bir abluka hayatı var. Ne evin önüne çıkabiliyor ne besleyebiliyor. Hayvanlar öldü. İnsanlar, besledikleri hayvanlar ile geçimini sağlıyor. Bu insanlar köyde yaşayan insanlar. Hayvanını beslemeye çıkamıyor. Hayvan ölürse ölsün diyorlar. Hayvan ölürse insanlar neyle geçinecek? Bu tamamen bir şiddettir. Açık şiddettir. Bu şiddete acilen son verilmelidir. Lice bu ülkenin sınırları içerisindedir. Lice’de yaşayanlar da bu ülkenin yurttaşlarıdır. Devlet, yurttaşlarına bu muameleyi yapamaz. Bu hukuka aykırıdır ve suçtur. Devlet, bu ülkenin başka yerlerinde hangi hukuku uyguluyorsa Lice’ye de o hukuku uygulamak zorundadır. Lice halkını baştan suçlu gösterip sürekli orayı bir açık cezaevi haline getirmek, insanları kendi evlerine hapsetmek kabul edilebilir bir şey değildir. Bir insan hakkı ihlalidir. Lice’de gördüğümüz budur.
Lice’de halkla bir araya geldiniz. Belediyesine kayyum atanan bir ilçe. Halk neler anlattı?
Lice’de sadece bu abluka meselesi yok. Bir de kayyum zulmü var. Bütün illerde olduğu gibi kayyumun zulmü var. Kayyum geldiğinden beri, o kayyumcu zihniyet orada huzur bırakmamış. Bütün Lice, il ve ilçelerde gördüğümüz şey kayyumun olduğu her yerde halk iktisaden ciddi bir sıkıntı yaşıyor, zorluk yaşıyor, çünkü bütün kaynağı kayyum yine betona ve asfaltta gömüyor. Kimsenin betona ve asfalta ihtiyacı yok. Çünkü yolu var. Olan yolu üzerine habire asfalt döküyorlar. Bakın yol yapıyoruz. Yol var zaten. Sen niye asfalt döküyorsun. Bu ülkenin ve halkın kaynağını niye çarçur ediyorsun. Bütün kayyumlar borçlu. Hepsi borçsuz aldıkları belediyeleri şu anda aşırı derecede borçlandırmışlar.
 Yerel seçimlerde belediyeleri almanız durumunda bu borçlar nasıl ödenecek?
Buradan bir kez daha ifade ediyorum. Bu belediyeleri geri alacağız. Ve borçları ödemeyeceğiz. Herkes kaygılanıyor, biz bu borçları nasıl ödeyeceğiz? Şimdi bir belediye borcunu ödemesi için kendi siyasi iradesiyle borçlanması lazım. Bunlar seçilmiş belediye başkanları mı? Hayır. Bunları kim atadı? Ankara atadı. Ya kaymakam ya vali, bunlar atanmış. Ankara’dan gelen talimatla mı iş yapıyorlar? Evet. O zaman işleri bittiğinde borçlarını da alırlar, Ankara’ya giderler. Bu talimatı onlara kim verdiyse o borçları da o öder. Bu, bu kadar nettir. Eğer seçilmiş belediye başkanı halk adına borçlanırsa, o halkın ve yerelin borcudur. Ama bu öyle değil. Bu, Ankara’dan atanmış. Telefon çalıyor, “Şu müteahhidi yolluyorum asfalt yaptır” diyor. O ona asfalt yaptırtıyor, belediye borçlanıyor. Bunu hiçbir halk ödemeyecek. Bunu bilsinler. Kim borçlandırdıysa o ödeyecek. Bunlar atanmışlardır. Bu kayyumculara da sesleniyorum. Hazine size bu borcu rücu edecek. Gün gelecek, bunları cebinizden ödeyeceksiniz. Bu har vurup harman savurmanın bedelini de yine siz katlanacaksınız. (Kaynak: MA / Özgür Paksoy – Mehmet Şah Oruç) 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Captcha loading...