SAFİYE ÖZŞENER

Yaklaşan yerel seçimler, eski – yeni adaylar, yine hummalı çalışmalar..

Kentler, kentlerin içinde ki halklar ve çözüm bekleyen sorunlardan çok aday yarışı öne çıkıyor.

Bir küçük yol hikayesi bırakmak istedim güne..

Serhat’ın Kadim Kenti, yeryüzü cenneti, memleketim Van’ dan vesileyle..

Neyi görmek ve neyi yaşamak istiyorsanız onu çoğaltın..

Eski zamanların birinde, uzak diyarlarda bir yerde güzel bir dağ köyü varmış.

Köyün, türlü türlü yemişlerle dolu bahçeleri, binbir çeşit kuşu, kelebeği, böceği,

ovalarında keçileri, kuzuları, inekleri varmış.

Köy halkı öyle kadir şinas, kadim bir halkmış ki,

Gelgör ki; bu köyden ve halkından haberdar olan çok azmış.

Koca ülkede neredeyse yerini bilen yokmuş.

Ünlü yabancı gezginin biri, birgün dillere destan Bağdat’a doğru yola koyulmuş. Binbir türlü ovalar, kervanlar görüyor hepsine hayran kalıyormuş. Pusulası bozulmuş, yönünü karıştırmış, az derken, uz derken yolu bu dağ köyüne doğru düşmüş. Yorgun bir halde konaklayacak yer aramış. Ama kimseler yokmuş. Başını kaldırıp etrafına bakınırken bir dağ görmüş. Başı bulutlu, bulutlar dumanlı, salkım salkım maviliklere karışıyor. Bir ıtri koku yayılmış havaya, leylaklar, nergislere; nergisler, zambaklara karışıyor, havada iğde dallarında buluşan, öte yana dönmüş gökyüzü adeta yere çarşaf diye serilmiş, mavimi mavi lacivert bir yeryüzü.. İçinde kımıldayan balıklar, üzerinde uçan martılar.. derken eski bir tekneyi, içinden çıkan dumanları fark etmiş. Varmış, yaşlı bir balıkçı ve yanında bir kaç genç.

Selam vermiş, kendinden bahsetmiş, kalacak yer var mı diye sual etmiş.

Balıkçı, buralarda konaklayacak bir han, kervan olmaz. Lakin; şu gördüğün tepede bir köy var. Orada konak yeri bulursun. Varıp gidersen, konağa da göndermez seni misafir eylerler, demiş.

Gezgin teşekkür etmiş, koyulmuş yola..

Az evvel gördüğü heybetli dağın eteğinde bir köye varmış. Köy dediysek büyük, çok büyükmüş.

kocaman sokakları, sokakları dolduran insanları, dükkanları, ışıl ışıl caddeleri, cıvıl cıvıl çocukları varmış.

Şaşırmış, burada herkesin yüzü kıpkırmızı, canlı, neşeliymiş.

Ara sokakların birine girmiş, bir sürü kadın türlü türlü yemişlerden konserveler yapıyor, iplere sebzeler asıyormuş. Hepsi birbirine yardım ediyormuş.

Biraz daha ilerleyince bir bahçe içinde masalar, sandalyeler, dumanı üstünde semaverler görmüş. Adamlar oturmuş, sesli sesli muhabbet ediyormuş. Az ilerde bir masada yeni tiyatro oyununu anlatan masayı geçerken yanındaki masadan memleket ahvali üzerine hararetli konuşmaya tanık olmuş. Nereye adım atsa, odun kesen adamlar, demir döven ustalar, ekin biçen çiftçiler, hayvan otlatan çobanlar neredeyse herkes, memleketten ahvalinden, köylerinden, sorunlarından haberdar..

Ne yapılabilir diye kafa yoran insanlarla doluymuş..

Çocuklar, okullarda, okullar doğanın içinde, neşeli türküler her yana yayılıyormuş..

Lokantalardan binbir koku, hayatında tatmadığı lezzetler üstelik sudan ucuzmuş..

Adam adeta büyülenmiş. Ülkeme döndüğümde burayı muhakkak görülmesi gerekenler istesin de yazacağım. Görmeden ölürseniz, dünyayı gezdim demeyiniz diyeceğim.

Gezgin geceyi de köylülerle hasbıhal ederek geçirerek mutlu bir şekilde ayrılmış.

Koşa koşa yol almış.

Ona yol gösteren yaşlı balıkçının yanına varmış.

Gördüklerini anlata anlata bitiremiyor, gizli bir cennette bir gece geçirdiğini bunun için ona minnettar olduğunu söyleyip durmuş ve yaşlıya teşekkür için bir hediye vermiş.

De bakayım şimdi; diyarlar diyarı Bağdat’a nasıl giderim.

Yaşlı adam dün kaldığın köy Ahmetgillerindi.. şimdi dağın öte yüzünden gideceksin ki Bağdat iline gidesin.

Gezgin soruyor, oralarda konaklayacak yer var mı?

Var, var olmaz olur mu.. Orasıda Hasangillerin.

Gezgin varıp gidiyor.

O da ne? Sokaklar adeta kendi ülkesinde ki gibi ama içinde ağaç yok, çiçek yok, yeşil yok..

Caddeler yaldızlı yaldızlı, iş yerlerinden sokaklara dağılan kocaman sesler kirli bir gürültü.

Dükkan önlerinde yüzleri asık, sapsarı, neşesiz bıkkın insanlar.

Ara sokaklardan geçiyor, kadınlar her biri kendi kapısının önünde biri bir diğerini görmeden, hayıflana, hoflana iplere yemiş diziyor. İlerde ağaçsız, kuşsuz, sessiz, cıvıltısız bir okul içinden çocuklar yorgun yorgun çıkıyor.

Az ötede kocaman ışıklı bahçeler içleri adamlarla dolu.

Yanlarına doğru yürüyor, ne muhabbet eden masalar var, ne memleket ahvalinden haberdar.

Tarlalar boş, ekinsiz, içinde hayvanlar geziniyor çobansız. Ekin yok, biçen yok, odununu kesen, demirini döven yok.

Hepsi kelli felli adamlar ama hiç çalışan yok.

Köylü de olan evler, eşyalar kendi ülkesinde bile herkeste yok.

Evlerde ışık var, hayat yok.

Sorduğuna cevap veren, yol gösterip, misafir eden yok.

Lokantalar da bildik, tanıdık tatlar,

fark yok, lezzet yok.

Oysa bir gece önceki köyde herşey tam tersineydi. Üstelik, ikisi de aynı dağın eteğinde..

Nasıl oluyor da hiç çalışmadan, üretmeden bu Hasangiller üstelik böyle lüks yaşıyorlar.

Ahmetgiller, karınca gibi adamlardı, elleri anca ağızlarındaydı diye içinden geçirirken, kelli felli bir kaç adamın geldiğini fark ediyor. Bunu gören bahçede oturan adamları, bu adamların tek tek yanına gittiğini görüyor.

Deminden o asık suratla oturan adamlar, bir külhanbey edasıyla dönüp masasına oturuyor. Memleketten, ahvalden ne kadar iyi olduğundan dem vuruyor ama ne tiyatrodan, ne aşağı, ne yukarı köylünün sorunundan, bahsetmiyor..Biri ötekine, öteki, berikine emir veriyor.

Biri ötekinin önünde, öteki beridekinin eteğinde boyun büküp dinliyor. Üstelik Ahmetgillerin derdine kafa yormak yerine, akılsızlıklarına veryansın ediyorlarmış.

Gezgin sabahı sabah ediyor.

Gözüne uyku girmemiş, mutsuz, birgün önceki neşesinden eser kalmamış, soluğu yaşlının yanında alıyor.

Yaşlı, uzaktan gelen gezgini görünce bakıyor öfkeli, rengi bezi atık, taze balık tuttum, bizim buranın balığı dünyada başka yerde yok. Yersin.

O arada gezgin gördüklerini olan biteni anlatıyor.

Nasıl oluyor da aynı dağın eteğinde iki ayrı hayat yaşanıyor.

Biri dağın solunda, biri dağın sağında..

Anlamıyorum diyor.

Ahmetgiller çok çalışıyorlar ama yoksullar. Hepsi memleketin, aşağı, yukarı köyün sorunlarını biliyor kafa yoruyorlar.. Çocuklar ışıl ışıl, kadınlar birlik, adamlar öteki yok, beri ki yok. Hepsi bir çember içinde. Tiyatrolar, kitaplar, gençlerin elinde sazlar, dillerinde türküler,

Hiç çalışmadan yaşayan Hasangillerin de mutsuzluğunu kendilerine dert edinmişler.

Bir dağın eteğinde, aynı gökyüzünün altında, aynı mavi sularda,

Cennet içinde cehennemi yaşayan da var..

Cehennemin içinde kendi cennetini kuranlar da..

Yaşlı adam gülüyor: Hasaniller dünya gözüyle bakıp, görmek istedikleri gibi görüp, gördüklerini severler..

Ahmetgiller Gönül gözüyle bakıp, görünen ne ise onu severler..

İstediğini görebilmek için, istenileni yaparsın, bu da seni özgürlüğünden eder.

Olanı gören için istenilecek birşey yoktur. Ne alır, ne verirler bu da onları özgür eder.

Zenginlikte, huzurda, mutlulukta özgür bir yaşamda.

Özgürlükte senin seçimlerinde.. Eğer, görmek istediğin kültürlerden yoksun, içi boşaltılmış değerlerle dünyada ki herşeye sahip olduğun bir yerse, ödün vereceğin şey kendindir..

Eğer ki, gördüğün, dünyada ki herşeye sahip değil ama kültürlerle ve içi dolu dolu değerlere sahip olduğun bir yerse, ödün vermez, kendin sindir.

Nerede duracağını belirleyen seçimler senindir..

Bu yüzden Ahmet ve Hasaniller göründüğü gibi..

Burada bakan göz önemli, baktığında görünenden neyi görebildiğin.

Herkes baktığında neyi görüyorsa onu çoğaltır.

Gezgin, yaşlı adama demek istediğini anladım diyor.

Ben, ülkeme dönünce burayı, bu dağı ve eteğinde ki Ahmetgilleri yazacağım..

Bakıpta gördüklerimden çoğaltmak istediğim herşey onlarda..

Hatta diyeceğim ki, orayı gezmeden ölmeyin. Dünyada ki cennet tam da burada..

Peki siz, kendi yaşadığınız coğrafyanızda neyin çoğalmasını istersiniz?

Seçim eliniz de..

Seçim, sizsiniz..

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Captcha loading...