Safiye Özşener’in yazısı..!

 

Bir kaç yıl önce bir blogda okumuştum. 

Masal bu ya.

Köyün birinde çok akıllı, namuslu bir adam yaşarmış. O kadar iyi ve dürüstmüş ki, şeytan bile yıllarca uğraşmış ama yoldan çıkaramamış. Şeytan bu. Çok sinirlenmiş, “Şuna öyle bir oyun yapayım ki şeytanlığımı anlasın” demiş. Köyde su içmek, kullanmak için tek bir çeşme varmış. Şeytan çeşmenin içine girmiş, adamın gelmesini beklemiş. Adam her gün camiye giderken çeşmeden abdest alırmış. O gün de gelmiş, musluğu çevirdiğinde, şeytan koca kulaklı bir merkep şeklinde nanik yaparak karşısına çıkmış.

Adam bağırmış.

“Çeşmede merkep var” Köylüler toplanmış. Ortada merkep yok. Şeytan onlara görünmüyor ya. Olay bir kaç gün tekrar etmiş. Sonunda adamı akıl hastanesine kaldırmışlar. Bir zaman sonra doktorlar iyileşti mi diye adamı çeşmeye götürmüşler, şeytan yine orada ve nanik yapıyor.  Adam da doğrucu, dürüst ya…

“Vallahi de çeşmede merkep var” diyor. Tekrar hastaneye götürüyorlar.

Aradan yıllar geçmiş. Bakıyor ki ömrü akıl hastanesinde geçecek. Üstelik, köyde de olmadık olaylar oluyormuş. Çıkmış doktorların karşısına, ben iyileştim demiş.

Getirmişler adamı çeşme başına, şeytan kahkahalarla nanik yapıyor. “Yok” demiş. “Hiç çeşmede merkep olur mu? “ Doktorlar da artık iyi oldu diye bırakmışlar. Şeytan “Nasıl beni inkâr edersin “ diye arkasından öfkeyle bağırmış. Adam dönmüş, “Sen ordasın bu gerçeği ikimizde biliyoruz. Ama doğruyu söylersem bana deli diyorlar. Onların istediğini söylersem akıllı. Bu yalancı dünya da böyle. Hadi bana eyvallah” demiş yürümüş ve akıllandığı için köylülerin, ailesinin alkışlarıyla karşılanmış…

 

Son iki yıldır neredeyse kırılıp kanamayan yanımız kalmadı. Her bir insani değerimizi kötücül kuşlara yem ettik.

Haklı öfkelerin kavgasına tutuşanlar, bedelini ödemekten çekinmezken, bırakın mücadelelerine el vermeyi, seslerinin, linç diliyle yok edilişlerine sessiz kaldık.

Yaratılan iklim o kadar sertleşti ki ve sivil alan mücadeleleri o kadar daraldı ki, çekineni… Korkuyu hissedeni anlamlı bulmasak da anlamaya çalıştık.

Ama zaman geçtikçe kötülükler büyüdü…

Kesilen zeytinlerin kanayan yaralarının önünden geçtik de görmedik…

Tecavüze uğrayan çocukların sessiz çığlıklarını duydukta, onlara dil olmadık…

Kadınlar öldürülürken, amalı cümlelerle olanı biteni savuşturduk…

Hayvanlar şiddete uğrarken acı çığlıkları kulağımızı patlattı da vicdanımıza ulaşamadık…

Olanları yaşayan biz değildik…

Baneneciydik…

Hem her olanı biteni görüpte ne yapacaktık, birer kişiydik..

Karışmadık.

Sütlüyle etliye, karışmıyordu kimse bize…

Ama dedik ya zamandı geçiyordu ve susarak, her olan biteni normalmiş gibi kanıksamak git gide besliyordu kötülüğü…

Artık öyle bir hale geldi ki, doğru yalanla, güzellikler kötülüklerle yer değiştirdi…

Var olan haksızlıklarla, bu haksızlıklara karşı duranlar arasında,

Hakikatleri görmesine, duymasına, bilmesine rağmen

Kocaman kocaman susan bir toplum haline geldik.

Hiç konuşmuyor da değildik hani.

Duymamız istenileni duyupta söylediğimizde akıllı sayıldığımız bir yerdeydik…

Ya tamamen sustuk, ya da

Gördüğümüze inanmak, inandığımızı konuşmak yerine algının sesi olduk…

Velhasıl akıllı olduk…

Olduk ama zaman geçtikçe normalleştirmek zorunda kalacağımız anomaller de çoğaldı.

Artık sondan bir önceki duraktayız…

Onlarca insanın gördüğünü inatla söyleyerek, kendilerini var etme çabalarının çokta kolay olmadığını ve çok büyük bedeller verdiğini görüyorduk.

Ya onlar gibi kaybetmemek için her şey ama her şeyi göze alıp istenildiği gibi akıllı olacağız…

Ya da kazanmanın tek yolu olan elimizde ki hakikatlere sarılarak birbirimize sahip çıkacak,  her koşulda gerçeği dile getirenlerle yan yana duracak, seslerini kesmek yerine, değişim direnişlerine ses olacağız…

Ya herkes gibi akıllı görünecek

Ya da kendimiz olup, GERÇEĞİN delisi olmayı seçeceğiz…!

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Captcha loading...