CİVAN DEĞER’in özel analizi

GAZETE SOKAK – Bir zamanlar yaşamlarının vazgeçilmezi olan ve kendileri için saraylardan daha lüks hayatlar sunan kıl çadırların sahibi Koçerler, adeta ‘sürgün’ bir yaşamın hışmına uğrarcasına dirhem dirhem eriyen kültürleriyle kentlerde son çırpınışlarını yaşıyor.

Kürt toplumunda asırlardan beri süre gelen yayla yaşamı ve Koçerlik kültürü coğrafyamızda giderek artan yasakçı zihniyetin dağlara kadar uzanması ile doğa ile iç içe geçmiş ekolojik yaşamın yok olmasına da neden olurken, Koçerlik kültürünün son temsilcileri ise kentlerde adeta beton binalara hapsedilmiş durumda.

Koçerler, kentlere yerleşmek zorunda kaldıkları ilk zamanlarda bir anlamda şehrin renkli yaşamının cazibesine kapılarak öz kültürlerinin çarmıha gerildiğinin farkına varmadan, korkunç bir asimilasyona adım atıp yaşam biçimi anlamında kan kaybına farkında olmadan uğramaya başladılar.

KÜLTÜR YOZLAŞMASI

Yaşanan baskılar sonucunda yaylalara çıkamayan Koçerler kentlere akın etmek zorunda kaldı. Çaresiz kalan Koçerler, şehirlerin eteklerine ve kenar mahallere yerleşerek, kentlerde kendi öz yaşamlarından vazgeçme noktasına gelerek buralarda hayatlarını idame ettirmeye çalışmaya başladı. Koçerler; buralarda bir yandan bağlı oldukları kültürü ayakta tutmaya çalışıp kıl çadırlardan ve besledikleri hayvanlardan vazgeçmekte zorlanırken bir taraftan da kentlerin makyajlı yaşam koşullarının etkisine kapılarak özlerinden adım adım uzaklaşıp kültürel yozlaşmaya yenik düşüp ciddi bir dejenerasyona maruz kaldılar. Kentlerin yakınlarına yerleşen Koçerler, buralarda yerleşik hayata geçip hayvan besiciliği yapmaya çalıştılar. Ancak bu da uzun sürmedi.

KÜLTÜR ÇATIŞMASI

Öz kültürlerini bırakıp şehirlere sığınan, zamanla buralardaki zıt ve uçuk yaşamın cazibesine kapılan ve çoğunluğunu genç kuşak Koçerlerin oluşturduğu kesim, çıkılması zor bir girdabın içine sürüklendi. Bir kısmı kendi gelenek ve göreneklerini bir kenara iterek yabancısı olduğu başka kültürlere rehin düştü. Bir kısmı da bütün zorlukları göğüsleyip öz kültürlerini tüm sıkıntılara rağmen koruyup sahip çıksa da dönülmesi zor olan bir kültür çatışmasının içine girmek zorunda kaldı.

ŞEHİRLERDE HAYVAN BESLEMEYE BAŞLADILAR

Bir anda yaylalarda olan kıl çadırları ve binlerce hayvanlarıyla kentlere gelen Koçerler, mevcut hayvanlarının büyük kısmını satsa da yüzlerce yıllık bu gelenekten tamamen kopmadılar. Geldikleri alanlara ahırlar yapan Koçerler, buralarda yerleşik yaşama ilk adımlarını atarak aynı zamanda bir ilki gerçekleştirip, koyun ve inek gibi hayvanları şehirlerde de beslemeye başladı. Koçerler, bütün zorluklara rağmen besicilik sistemiyle şehirlerde hayvancılık yapıp, hayvanlardan elde ettikleri; süt, yoğurt, tereyağı ve peynir gibi ürünleri satmaya başlayıp yeni bir sektöre adım attı.

YAŞADIKLARI YERLER DEĞER KAZANINCA HAYVANCILIĞI ŞEHİRLERİN DIŞINA TAŞIDILAR

Son dönemlerde kentlerin kalabalıklaşması sonucunda Koçerlerin yaşadığı kenar mahallelerin değer kazanmasıyla lüks binalar ve rezidanslar yapılarak hayvan besiciliği ikinci plana düştü. Bu doğrultuda besicilik daha uzak yerlere taşındı. Koçerlerin yaşadığı yerler bir süre öncesine kadar bazı kesimler tarafından küçümsenirken, son yıllarda buralarda inşa edilen evlerin 500 bin TL’ye kadar değer kazanması da dikkatlerden kaçmıyor.

“MUTLULUĞUMUZ YAYLALARDA KALDI”

15 yıl önce Batman’da kurduğu Koçerler Derneği başkanlığını yürüten, Mezopotamya otelin sahibi genç işadamı Emin Çelik; Koçerlik döneminde yaşadıkları mutluluğun yaylalarda kaldığını belirterek, şehir yaşamına geçmeden önce iklim şartlarına göre göçebe hayatı yaşadıklarını, o dönemlerde hayvancılıkla uğraştıkları için yazın serin, kışın ise sıcak bölgelere giderek yaşamlarını sürdürdüklerini söyledi.

İşadamı Emin Çelik, Koçerlik dönemindeki göç esnasında modern ulaşım araçlarının olmadığını; yolculuklarının at, eşek ve katır sırtında geçtiğini hatırlatarak “Batman’dan, Muş, Tatvan ve Van’a kadar yaptığımız yolculuk 20 gün sürerdi. Biz bu yolculuğa ‘Zozan Sevdası’ derdik. Zozan sevdası başladığında sabahın ilk ışıklarıyla kıl çadırlarımızı büyük bir heyecanla toplayıp yola koyulurduk. Akşam karanlığı başlamadan kendimize uygun ve güvenli bir yer bulup kıl çadırlarımızı kurardık. Kadınlar da ateş yakıp ekmek pişirmeye başlardı” dedi.

“BİZİM ZOZAN SEVDAMIZ BUGÜNKÜ PARİS TATİLİNDEN DAHA ÖNEMLİYDİ”

Yaylalara ulaşmak için çetin yollardan geçtiklerini ifade eden Emin Çelik, yolculuklarında sürülerin kendilerinden biraz daha ileride gittiğini, sürülerin geçtiği bütün köylerde mutlaka tanıdık ve dostlarının odluğunu hatırlattı. Yolculukları süresince bazen çok çetin ve aşılması zor olan bozuk yollardan geçmek zorunda kaldıklarını, zaman zaman uçurumlara denk geldiklerinin altını çizen Çelik, “Bizim zozan sevdamız bugünkü Paris tatilinden daha önemliydi. Dünya ile hiçbir bağlantımız yoktu, çünkü teknoloji yoktu. Ama birbirimizin her şeyinden haberdardık, çok sıkı aile ve akraba bağlarımız vardı. Yerleşik hayata geçtikten sonra yaşamın çok kolay olmadığını ve bir o kadar da sağlıksız, mutsuzluklarla dolu olduğunu gördük. Yaylalardayken doktorun isminden başka bir şey bilmiyorduk. Ama bugün şehirlerde her gün hastanelerde ve hasta ziyaretlerindeyiz. Kısacası şehir hayatı insanlara hele hele Koçerlere yaranamadığına bir kez daha şahit olduk” diye konuştu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Captcha loading...