Şehir Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mesut Yeğen, 24 Haziran sonrasında oluşan tablo, yeni sistem ve Türkiye’nin yeni sistemle birlikte olası Kürt politikası ve bölgesel ilişkilerini İznews’e değerlendirdi.

“MHP dışında herkes için biraz başarılı, biraz başarısız olunmuş bir seçim bu”

24 Haziran sonrası nasıl bir tablo ortaya çıktı?

Sayısal düzeyde ve siyasal düzeyde ayrı ayrı analiz etmek gerekiyor. Sayısal düzeyde tablo özellikle muhalefet cephesi açısından parlak görünmemekle birlikte, iktidar cephesi açısından da çok parlak değil. Her ne kadar Erdoğan başkanlık için yeterli çoğunluğa ulaştı ve MHP beklenenin üzerinde bir oy aldıysa da, bir önceki seçime kıyasla AK Parti’nin ciddi bir kaybı var. Bir önceki seçime göre 8 puan, oylarının yaklaşık % 20’sini kaybetmiş Ak Parti. Bu da şu demek: Parlamenter sistem devam ediyor olsaydı, AK Parti tek başına hükümet kuramıyor olacaktı. İktidar cephesi açısından durum bu. Muhalefet cephesinde de CHP parti olarak beklenen performansı sağlayamamış olmakla birlikte, çıkardığı cumhurbaşkanı adayı beklenenin üzerinde bir oy aldı. İYİ Parti de her ne kadar beklenenin altında bir oy aldıysa da, yeni kurulmuş bir parti olarak %10 civarında bir oy alabilmiş olmasını hafife almamak gerekiyor. Oradaki başarısızlık daha ziyade Akşener cephesinde. İddialı bir aday olarak Akşener’in % 7 oy alıp ancak dördüncü olabilmesi beklenen bir durum değildi. HDP’ye gelecek olursak; son üç senede HDP’nin parti olarak yaşamış olduklarını düşündüğümüzde, ortaya çıkan sonuç sayısal olarak fena değil. Barajı aşmış ve parlamentoda kuvvetli bir temsil sağlamış olması ve Kürt şehirlerinde almış olduğu oylar, azalmış olmakla birlikte, büyük oranda yerinde duruyor olması HDP’yi kısmen de olsa başarılı kılıyor. Öte yandan bu sayısal başarının kısmen de olsa bir miktar CHP’li seçmenin “HDP parlamento dışında kalmasın” diyerek HDP’yi desteklemiş olmasıyla gerçekleşmiş olduğunu unutmamak lazım. Sayısal tablo bu. Özetle: MHP dışında herkes için biraz başarılı, biraz başarısız olunmuş bir seçim bu.

Sayısal tablo, hemen her partinin biraz başarılı biraz başarısız olduğuna işaret ederken siyasal tablo bambaşka. Erdoğan’ın başkan seçilmesi ve Ak Parti MHP blokunun parlamento çoğunluğunu elde etmiş oluşu çoktandır konuşulan rejim değişikliğinin başarılmış olması anlamına geliyor. Yasama ve yargı tarafından denetlenmeyen bir yürütme, bir tek adam rejimi artık tesis edilmiş durumda ve böyle olduğu için de Ak Parti ve MHP ittifakı siyaseten istediğini elde etmiş, muhalefetse siyaseten başarısız olmuş durumda. Siyasi sonuç şu açından önemli: Seçimlerden önce kısmen birlikte hareket eden muhalefet bloğunun Türkiye siyasetinde etkili olma ihtimali artık çok zayıf.

İYİ Parti’nin MHP’yi zayıflatacağı yönünde beklentiler vardı ama MHP’de beklenilen düşüş yaşanmadı. Bunu neye bağlıyorsunuz?

MHP 1999’da %18, 2015 Haziranı’nda da %16 oy almıştı. Bu da şu demek: milliyetçilik fikrinin duygusunun kabardığı zamanlarda MHP’nin oyları rahatlıkla % 15’leri geçiyor. Malum son üç seneyi de böyle geçirdik. Belli ki, tam da buna bağlı olarak 2015 Haziranı’ndan sonra MHP’den AK Parti’ye yaşanan kayma, durmuş ve geri çekilmiş. Bu arada, Kürt şehirlerinde MHP’nin oy patlamasından söz ediliyor, lakin bu o kadar doğru değil. İki düzeyde. Birincisi, MHP’nin oylarındaki artış oransal olarak yüksek olmakla beraber, oy sayıları çok yüksek değil. MHP oylarının bazı Kürt şehirlerinde %1’den %3’e çıkması sayısal olarak önemli bir artış anlamına gelmiyor. Bugün MHP’nin Kürt şehirlerinde aldığı oy 2015 Kasım’ında aldığı oylardan epey yüksek ama 2015 Haziranı’nda aldığı oylara yakın. Ancak, MHP’nin bu yükselişinden esas endişe etmesi gereken Erdoğan ve Ak Parti. Çünkü MHP’ye kayan oyların büyük kısmı Ak Parti’den kaymış görünüyor. Kaldı ki, bu sonuçla beraber Ak Parti parlamentoda 2015 Haziran’daki zayıf konumuna dönmüş durumda. Ak Parti o dönemde hükümet kuramamıştı. Bugün Başkanlık Sistemi’nden ötürü hükümet kurmak sorunu yok ama, yasama faaliyetlerinde çoğunluk oluşturmak için Ak Parti’nin başka partilerden desteğe ihtiyacı var ve ilk görünen bu açıdan MHP’ye muhtaç olduğu. Dolayısıyla, MHP etrafında konuşulan şeyler bir açıdan evet doğru; bir sürpriz var ortada. Fakat iki şeyi unutmamak lazım: Birincisi MHP’nin daha önce aldığı oylar. İkincisi de AK Parti’nin son üç senede tutturduğu milliyetçi dil. Evet, tablo şu: MHP ve İYİ Parti’yi topladığımızda % 20’yi geçen bir oy kümesi var. Ama, Ak Parti’den ve CHP’den İYİ Parti’ye ve Ak Parti’den MHP’ye oy kaymalarını düşünecek olursak, ortada o kadar da anlaşılmaz bir durum yok.

“Devlet Kürtlere yeni bir öneride bulunabilir, yeni bir pazarlık yapabilir”

İktidar partisinin meclis çoğunluğunu elde etmemesi, ilerleyen süreçte MHP’nin politik eksenine mi mahkûm kalacak yoksa yeni arayışlar içinde mi olacak?

Önümüzdeki dönemin merkezi sorusu bu. AK Parti ve devlet ne yapacak? MHP çizgisine çekilerek mi ilerleyecek, Türkiye siyasetinde MHP’nin borusu mu ötecek, yoksa AK Parti 2013’ten beridir peşine düştüğü kutuplaşma ve sertlik siyasetinden yavaş yavaş tornistan mı edecek? İlk işaretler, ilk seçeneğe daha yakın olduğumuzu gösteriyor olmakla beraber, Türkiye’nin gerçekleri ve Ak Parti’nin ihtiyaçları bu ilk seçenekle örtüşmeyebilir. Başlamış görünen ekonomik krizi durdurmak ve bölgedeki gerilimi sürdürmemek için Ak Parti hem içeride hem de dışarıda daha uzlaşmacı bir çizgi takip etmeye muhtaç görünüyor. Kaldı ki, MHP’yi Ak Parti’nin yanına itekleyen devlet aklı alacağını aşağı yukarı almış görünüyor. Kürt hareketini ve Batı’nın Türkiye’ye dair tavrını beka meselesi olarak gören devlet aklı, Kürtleri en son parlamentoda da epey etkisizleştirmiş ve Erdoğan’ı da tek adam olarak Batı’nın karşısına çıkarmış olarak şimdi kendine biraz daha güveniyor olabilir. Tabii bu güven devleti ve Ak Parti’yi iyice pervasızlaştırabilir de. Ama şu da sürpriz olmayabilir: MHP, Devlet Bahçeli’nin açıkladığı üzere bir denge denetleme görevine çekilebilir ve Ak Parti’nin kontrollü bir biçimde içeride ve dışarıda daha az gerilimli yeni bir statüko kurmasının önünü açabilir.

Söylediğimin yanlış anlaşılmasını istemem. 2015 Haziran öncesine dönülür ve yeni anayasa tartışmaları yeniden başlar demiyorum. Devlet, daha ziyade oluşan bu yeni durumu iç ve dış aktörlere kabul ettirmek üzere tansiyonu düşürmenin peşine düşebilir. Bu ne anlama geliyor? Tahminim şu: CHP ile ilgili kısmı bir tarafa bırakarak, daha çok Kürt meselesinin akıbetine odaklanarak konuşacak olursak: Devlet Kürtlere yeni bir öneride bulunabilir, yeni bir pazarlık yapabilir.

Bu pazarlık tam olarak kiminle yapılacak? HDP ile mi, Öcalan’la mı?..

Pazarlık derken, illa ki birilerinin oturup karşılıklı görüşmesini kast etmiyorum. Kürtler bu oluşan yeni durumu, Kürt siyasetinin Türkiye’de etkisizleşmesiyle, Erdoğan’ın başkanlığıyla sonuçlanan bu yeni durumu ne kadar tanıyacak, ne kadar buna uyarlı bir siyaset geliştirecek, devlet büyük bir ihtimalle buna bakacaktır. Kürt siyasetinin neye hazırlandığını bilmiyorum. Suriye ve Irak’tan sonra Kürtler birkaç sene öncesine nazaran Türkiye’de de güç yitirmiş durumda. Kürt siyaseti bu yeni durumu tanıyarak mı bir strateji geliştirecek, yoksa bu arızi bir durumdur diyerek mi devam edecek, bu sorunun cevabını bilmiyorum. Fakat ikincisinin olma ihtimali daha zayıf görünüyor.

Yani, o sert politikalar ve söylemlerin devam etmeyeceğini mi düşünüyorsunuz? Ama geçen İçişleri Bakanı’nın, HDP Eş Başkanı’na sert söylemleri oldu… Bu tutum, geleceğe dair bir emsal oluşturmaz mı?

İhtimalleri sıralıyorum. Türkiye devleti, başkanlık sistemi üzerinden ve Suriye’de, Irak’ta olan biten üzerinden Kürt meselesinde son birkaç senede kazanmış olduklarıyla yetinmeyerek, daha fazlasının peşine düşebilir. Bu ihtimal zayıf değil. Ama Kürt siyasetinden bundan daha fazla geri gitmesini beklemek, ya da işte Soylu’nun çizgisini Kürt meselesi siyasetinde esas çizgi olarak sürdürmek, Kürtlere her şeyi bırakın ve teslim olun demek anlamına gelir. Bunu devletin içinde birilerinin isteyeceği açık devletin tamamı bunun peşine düşer mi, emin değilim. Şundan: Başkanlık sisteminin onaylanmış olmasıyla birlikte ortaya çıkan yeni durumun sürdürülebilmesi için en az iki şeye ihtiyaç var: Birincisi, bir iktisadi krizin olmaması. İkincisi, bölgesel dengelerin Türkiye’nin aleyhine dönmemesi. Oysa, Kürt meselesinde bugünkünden daha sert bir siyasetin peşine düşmek bu iki ihtimalin de gerçekleşmesine yol açabilir. Daha fazla askeri harcama, Türkiye’de siyasi gerilimin devam edecek olmasından etkilenecek yabancı sermayenin çıkışının devam etmesi gibi gelişmeler eşiğine gelinmiş olan iktisadi krizi başlatabilir. Ve tabii ki, Kürtleri Irak ve Suriye’de daha fazla geriletmeye matuf bir siyaset bölgedeki dengeleri zorlayabilir.

Devlet bütün bunları hesap ediyor olsa gerek. Başkanlık sistemini bir şekilde kabul ettirmiş olmak ve Kürt siyasetini bugünkü kadar etkisizleştirmek devlete yetebilir. Çünkü görünen o ki: Kürt siyaseti 2011-2015 arasında hacmine oranla biraz daha yüksek bir siyasi etkiye sahipken, başkanlık sistemiyle beraber durum tam tersi olacak. 12 Eylül’deki % 10 barajı her ne için konduysa ve geride kalan yirmi otuz senede her ne işe yaradıysa başkanlık sistemi de önümüzdeki senelerde o işe yarayacağından; yani Kürtlerin Türkiye siyasetindeki etkisini azaltacağından devletin Kürt siyasetine dönük huşuneti azalabilir de…

“HDP’liler sonuç vermeyecek sert bir muhalefet çizgisini deneyebilirler”

Peki, Kürtler bunun farkında mı?

Şu ana kadar ki işaretler farkında olunduğunu göstermiyor. Ama deneyerek öğrenilecek. Vekil kompozisyonu, parti yönetimi kompozisyonu bu dediğim durumu idrak etmeyi kolaylaştıracak bir kompozisyon da değil. HDP kadrolarının önemli bir kısmı cezaevinde. Bu dediğim durumun idrak edilmesini kolaylaştıracak ve ona uygun bir siyasi tutum geliştirilmesini sağlayacak insanların önemli bir kısmı cezaevinde ve/ya parlamentoda değil artık. Dolayısıyla yeni durumun idraki ve buna uygun bir yeni stratejinin geliştirilmesi zaman alacak gibi görünüyor. Zaman ilerlerken, HDP’liler sonuç vermeyecek sert bir muhalefet çizgisini deneyebilirler.

HDP kendi içinde bir kriz yaşıyor mu şu an? Özellikle kadrolarının önemli bir kısmının cezaevine alınması ve görünürde HDP’nin söylem gücünün zayıf olması bir krize tekabül ediyor mu?

HDP’de bir kriz görmüyorum. Türkiye’deki mevcut medya düzeninin, OHAL içerisinde seçime gitmiş olmanın, HDP’lilerin son üç dört senede yaşadığı baskının vs. bu son seçim sonuçlarında etkili olmadığını söylemek mümkün değil. HDP’liler de haklı olarak şöyle düşüneceklerdir: Seçim sürecinin bir OHAL süreciyle çakışmış olması, yaşanan baskılar, vs. bütün bunlara bakılacak olursa HDP aslında başarılı olmuştur, diyeceklerdir. Ama ümidim ve tahminim o ki; arkada başka bir değerlendirmeyi de yapsınlar. İster başarılı, ister başarısız olmuş olsun, HDP bugünkü veri durumla hangi stratejiyle baş edecek? HDP’liler umarım bu soruyu bütün imalarıyla birlikte sorup Kürt hareketinin ve Türkiye siyasetinin içinden organik bir cevap geliştirir.

Yeni sistemle birlikte Irak Kürdistanı’yla ilişkiler hangi düzeyde devam eder? Devam eder mi?

Son birkaç senede olan biteni düşününce devlet Irak’ta da Türkiye’yi zora sokacak şeyleri engellemiş durumda aslında. MHP aklına kalırsa ideal durum, elbette 1991 öncesi statükoya, Irak Kürdistanı’nın Irak merkez otoritesince, Suriye Kürdistan’ının da Suriye merkez otoritesince yönetildiği duruma dönmek olur. Ama Türkiye’de devlet aklı Irak ve Suriye’de bugünkü koşullar fazlasıyla zorlanmadıkça 1991 öncesi duruma dönülmeyeceğini bilecek kadar gelişkindir diye düşünüyorum. Dolayısıyla, Irak Kürdistanı’nda bağımsızlık referandumunun boşa düşmüş oluşu, Suriye Kürdistanı’nda da YPG’nin Afrin’den çıkarılması ve Suriye Kürtlerinin Kamışlo ile Kobani arasındaki kısmı Araplarla iktidarı paylaşarak  yönetmek durumuna çekilmiş olması… bunlar birkaç sene öncesine kıyasla düşünecek olursak Türkiye devleti açısından epey müspet bir duruma işaret ediyor. Şunu söylemeye çalışıyorum: Kürtleri Suriye’de Akdeniz’e ulaşma ihtimalinden ve Irak’ta ise bağımsız bir devlet ihtimalinden uzaklaştırmış olmak Türkiye için yeterli olabilir. Bu da şu demek: Türkiye, Irak ve Suriye’de Kürtlerin bugünkünden de azına razı olmalarını ister ama bu şartlarda bunun için zorlamanın peşine düşmeyi tercih etmeyecektir. Amerika’nın ve Rusya’nın bölgedeki mevcudiyeti sadece Türkiye’yi değil, Irak ve Suriye’yi de 1991 ya da 2011 öncesi duruma dönme hayallerinden uzak tutmaya devam edecektir. Dolayısıyla, Türkiye Kürtlerin Irak’ta KBY’yi, Suriye’de ise Araplarla birlikte Kobani-Kamışlo arasını yönetmesine bugünkü koşullar kökten bir biçimde değişmedikçe itiraz edecek görünmüyor.

“21. Yüzyılın Kürt yüzyılı olmasının pek de kolay olmayacağını gösterdi”

Bu tablo aynı zamanda Türkiye içinde yaşayan Kürtlerle birlikte yeni bir süreç de başlatır mı?

Bu tabloya ABD, Suriye rejimi, Irak, Rusya ve tabi PKK ve PYD razı gelirse olabilir.

Bu dönemde de Kürt Hareketleri yaşanan süreçlerden sonra psikolojik üstünlüğü ya da eşitliği de kaybetmiş durumdalar, değil mi?

Durum özetle şu: 2011 ile 2015 arasında Kürtler üç coğrafyada birden güç kazandı, 2015’ten beri de her üç coğrafyada birden güç kaybetti. 1991 öncesine dönülmedi ama dönülmez demek de değil. ABD bölgeden çekilirse, Irak, Türkiye ve İran 1991 öncesi statükoyu tesis etmek isteyebilir. Oluşacak yeni durum, İran ve Türkiye’den birini ötekine karşı daha güçlü kılmayacak koşuluyla tabii ki. Ama evet, Suriye kriziyle bölgede oluşan vakum hem Suriye Kürdistan’ında hem Irak Kürdistanı’nda Iraklı ve Suriyeli Kürtleri çok güçlendirdi. Aynı durum Türkiye’de de çözüm sürecinde yaşandı. Lakin, ilk yirmi yılı 21. Yüzyılın Kürt yüzyılı olmasının pek de kolay olmayacağını gösterdi.

Kürtler burada ABD’nin dengeleyici politikasına güveniyorlar değil mi? Kürtleri Rusya gibi yalnız bırakır mı?

Geçmişte bıraktı, dolayısıyla şimdi de bırakabilir. Ama ABD bugün ne Irak’ta ne de Suriye’de kendi askeriyle savaşıyor. Dolayısıyla, 1980’lerde Beyrut’tan çekilmesine yol açan türden dinamiklerle karşı karşıya değil. Yine de, ABD her devlet gibi esas olarak kendi çıkarlarının peşinde olduğundan bu çıkarla gerektirirse geçmişte hem Kürtleri hem de başkalarını ‘sattığı’ gibi Kürtleri yeniden satabilir. Ancak şöyle de bir durum var: Son Irak Kürdistanı örneği ABD’nin Kürtleri bir kez daha sattığı anlamına gelmiyor. ABD, bütün bir referandum tartışması boyunca Irak Kürtlerine desteğinin hangi mertebede olabileceğini açıklıkla beyan etti. Buna rağmen, benim de dahil olduğum pek çok kişi, sahne arkasında Barzani’ye başka bir şey söylenmiş olabileceğini düşündü. Barzani’nin uluslararası destek almış olduğunu ve biraz da ona güvenerek bu referandumu yapmış olduğunu düşündük. Oysa ABD referanduma karşı olduğunu, bağımsızlık zamanının gelmediğini vs. defalarca söyledi ve beyan ettikleriyle tutarlı davrandı.

ABD’nin buradaki bağımsızlık mefhumuna karşı çıkması stratejik bir tutum muydu yoksa gerçekten Kürtlerin hazır olmadığını düşündüğünden miydi?

İkincisinin olacağını sanmıyorum. Irak Kürdistanı’nın bağımsızlığı ABD arkasında durduktan sonra 20 senede inşa edilecek bir süreç. Bunu ABD de bilir. Kürtlerin yanıldığı şey şu oldu; ABD’nin bölgede sadece Kürtlerle çalışmadığını unutmak. ABD bölgede herkesi, bütün müttefiklerini, rakiplerini ve düşmanlarını gözetmek zorunda. Dolayısıyla ABD belli ki, Irak Kürdistanı’nın bağımsızlığının kendisi açısından çözdüğünden daha fazla sorun üreteceğini düşündü ve dolayısıyla karşı çıktı.

Suriye’deki durumsa şununla ilgili: Suriye’de Kürtler bir ara gerçekten Akdeniz’e uzanma hayalini görmüş olabilirler. Ama bu hayalin görülebilmiş olmasının arkasında şu yatıyor: ABD’nin Türkiye’nin Suriye siyasetinden duyduğu memnuniyetsizlik. Türkiye, Suriye’de ABD çizgisinin tamamıyla dışına çıkıp da Müslüman Kardeşler üzerinden bölgesel bir liderlik hayalleri kurmaya başlayınca ABD Suriye’de tümüyle Kürtlere yaslanmayı tercih etti ve Kürtler üzerinden Suriye’ye bakmaya başladı. Dolayısıyla bu Akdeniz’e açılan Suriye Kürdistan’ı bu ortamda hayal edilebildi. Fakat, ne zamanki çözüm süreci bitirildi ve Türkiye İncirliği ABD bombardımanı için açtı o gün Akdeniz’e açılan Suriye Kürdistan hayali de bitti. (Kaynk: İZNEWS | Ercan Ekinci) 

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu yazınız!
Lütfen isminizi buraya giriniz