Pts. Tem 22nd, 2019

Tarık Ziya Ekinci: Belediyeleri geri almak HDP için namus borcu olmalı

GAZETE SOKAK – Kürt siyasetçi- yazar Tarık Ziya Ekinci, HDP’nin halka giderek, “Seçme ve seçilme iradenizin yok sayılması hukuk dışı bir tasarruftur ve size yapılmış büyük bir haksızlıktır. Kendi adayınızı seçmeniz artık sizin için bir onur meselesi olmalıdır” demesi gerektiğini söyledi.

Ekonomik krizi, başkanlık sisteminin uygulamaları, hükümetin Kürt sorununda döndüğü “güvenlikçi politikalar”, yaklaşan yerel seçimler ve güncel tartışmalara ilişkin Kürt siyasetçi-yazar Tarık Ziya Ekinci Mezopotamya Ajansı’tan Sadiye Eser – Sadık Topaloğlu sorularını yanıtladı.

Herkesi ilgilendiren bir sorunla başlayalım. Ekonomik krizi neye bağlıyorsunuz?

Ekonomik krizin başlıca nedeni izlenen kapitalist iktisat politikasıdır. İkinci nedeni ise hatalı yatırım politikasıdır. Kalkınmayı sağlayacak sanayi yatırımları yerine daha çok inşaata ve ölü yatırımlara ağırlık tanınmasıdır. Yani hükümetin sanayiye değil içe dönük işsizliği görece azaltacak (ki onu da beceremiyorlar) bir ekonomik politikası var. Hükümet Türkiye’nin kendi kaynakları ile bu krizi çözmek yerine borçlanarak bu krizi çözmeye çalışıyor. Krizin bir diğer nedeni de savaş politikaları. Adeta her gün bir savaş çıkacakmış gibi orduyu hazır tutmak, uçakları havada tutmak büyük masraflara neden oluyor. Bu büyük masraflar Türkiye’nin ekonomisini çökertiyor. Yine Saray’ın israf politikası, devletin kontrolsüz ve denetimsiz bir şekilde yönetilmesi de krizin diğer nedenleridir. İhale kanunu 180 defa değiştirildi. Bunun amacı ise kendi dostlarına büyük kaynakları aktarabilmek ve onları zengin etmektir. Yani ülke yararından çok kendi çevresine yarar sağlayan bir ekonomik politika izlenmektedir.

Türkiye’nin parası son bir yıl içinde yüzde 25 oranında değer kaybetti. Normalde bu bir devalüasyondur. Ekonomik açıdan TL’nin devalüe etmesi gerekir. Yetkili kamu kuruluşlarının yaptığı açıklamalarda enflasyonun yüzde 23 buçuk olduğu söylenmekte… Pazara gidip mal aldığınızda karşılaştığınız enflasyon ile devletin yaptığı hesaplar karşılaştırıldığı zaman arada çok büyük bir fark var. Bu 23 buçuk en azından 25 ya da 30’dur. Dolayısıyla Türkiye’nin parası artık uluslararası piyasada bir değer ifade etmiyor. Enflasyonun yarattığı işsizlik, dış borç ödeme zorunluluğu nedeniyle oluşan bütçe açığı ve her ay milyarlara varan borç ödeme zorunluluğu karşısında Türkiye tam bir ekonomik iflas içindedir. Ama krizden söz edilmesini istemiyorlar. Ekonomik kriz var dediğinizde ‘bizde kriz yok’ diyorlar. Ekonomik krize karşı uluslararası alanda destek sağlamak amacıyla McKinsey firmasıyla sözleşme yaptılar. Anlaşmayı yapan Sayın Cumhurbaşkanı. Ama kamuoyundan tepkiler yükselince birden biz ‘Böyle bir şey yapmadık, kabul etmiyorum, Türkiye kendi imkânlarıyla kendi uzmanlarıyla bu işin içinden çıkacaktır’ dedi ve konuyu kapattı.

Bir rejim değişikliği oldu. Şuana kadar uygulamalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Osmanlı İmparatorluğunun son dönemlerinde meşruti bir yönetime geçilmiş ve seçimle oluşturulan bir meclisi yani Meclis-i Mebûsan vardı. Bu çok partili ve bütün halklardan temsilcileri olan çoğulcu bir meclisti. O günden bugüne kadar Türkiye’nin gördüğü en mutlakıyetçi, en otoriter rejim bugünkü rejimdir. Recep Tayip Erdoğan Cumhurbaşkanı olduğu andan itibaren adım adım örmek suretiyle bu günkü tek adam rejimini kurdu. Daha evvel Anayasa’da değişiklik yapılmamışken bile kendisi açıkça ‘Ben herkes gibi cumhurbaşkanı olmayacağım’ diyordu. Tek başına bu devletin Cumhurbaşkanı olarak ülkeyi yönetmek istediğini açıklıyordu. ‘İcra yetkisi bende olacak’ dedi ve öyle de yaptı. MHP Lideri Devlet Bahçeli, ‘Bu fiili durumu anayasal rejime çevirelim, anayasaya koyalım. Bu fiili durum resmiye kazansın’ dedi. Daha sonra 16 Nisan referandumuyla birlikte her şey değişti. Sayın Erdoğan’ın arzuladığı tek adam rejimi kuruldu. Hukuk devleti ortadan kalktı. Artık hükümet kimseye hesap vermek mecburiyetinde değildir. Danıştay ve Sayıştay gibi yürütmeyi denetleyen kurumların görevleri de fiili olarak son buldu. Hesap verirlilik yok. Sayın Erdoğan’ın ağzından çıkan bir kelime devlet sözüdür. Kanunlardan üstündür. Türkiye o duruma gelmiş. Otoriter, totaliter bir rejimle yönetiliyoruz. Bu rejimin başında da Recep Tayip Erdoğan var. Ve hiç kimseyi dinlemeden, ülkenin iç politikasını da dış politikasını da kendi keyfine göre yönetmektedir.

Tayip Erdoğan ‘ben ne dersem o olacak’ zihniyetine sahiptir. Andığımız sürecin sonunda bir masa kuruldu ve bu masa Reis’in kararıyla devrildi. Dönemin AKP Genel Başkan Yardımcısı Yalçın Akdoğan, sorunu çözmekle görevliydi. Erdoğan’ın da danışmanıydı. Şimdi bu kişinin esamisi bile okunmuyor

Kürt sorununa da aynı anlayışla mı yaklaşıyor?

Evet… 2013’te Erdoğan, ‘sorunu demokratik yoldan çözebilir miyim?’ diye bir girişim başlattı. Bu sürece çeşitli isimler verildi. Ama Erdoğan bir süre sonra birdenbire başlattığı girişime son verdi. Çünkü Recep Tayip Erdoğan ‘ben ne dersem o olacak’ zihniyetine sahiptir. Andığımız sürecin sonunda bir masa kuruldu ve bu masa Reis’in kararıyla devrildi. Dönemin AKP Genel Başkan Yardımcısı Yalçın Akdoğan, sorunu çözmekle görevliydi. Erdoğan’ın da danışmanıydı. Şimdi bu kişinin esamisi bile okunmuyor. Oysa Erdoğan Kürt meselesinin nasıl çözülmesi gerektiğini teferruatıyla görüşmüş anlaşmış ve uygulamayı Yalçın Akdoğan’a görev olarak vermişti. Oturuldu, konuşuldu. Evvela kamuoyu önünde saptanan barış ilkeleri madde madde okundu ve açıklandı. Barış için izlenecek yol ve yöntemi belirleyen bir kanun da çıkarıldı. Fakat Erdoğan ani bir dönüş yaptı. ‘Ben ne masa kurdum. Ne kimseyle anlaşma ve sözleşme yaptım. Benim meselenin çözülmesine ve konuşulmasına izin verdiğim iddiası da doğru değildir’ dedi. Herkesi yalancı çıkardı ve birden bire bir politika değişikliğine geçti. Bu politika güvenlikçi politikadır.

Bu süreci Erdoğan tek başına mı belirledi?

Sanırım bu kararı tek başına vermiş değil. Derin devlette Kürt sorununun radikal biçimde çözülmesi düşüncesi (Sri Lanka örneği) ağırlık kazanarak ön plana çıktı. Zaten MHP, bu zihniyeti öteden beri savunuyordu. Ve bu yaklaşımı fırsat bilerek, AKP’ye yaklaştı. Böylece iki partinin el birliğiyle demokratik çoğulcu çözüm yolundan baskıcı, otoriter, güvenlikçi çözüm yoluna dönüldü. Artık bu yöntem o günden bugüne kadar her gün şiddeti arttırılarak hem Türkiye’de hem Türkiye dışında en sert şekilde uygulanmaktadır. Kürt hareketine dönük bu şiddet politikası aynı zamanda Tayip Erdoğan’ın dış politikada da saldırgan bir yol izlemesine neden oldu. Suriye’deki Kürt hareketi de bahane edilerek ülkede sürekli bir savaş politikası sürdürülmekte.

Sözü Suriye’ye getirmişken, bu süreçte uluslararası güçler nasıl hareket edecek?

Uluslararası büyük güçler karşılaştıkları sorunlara müdahil olan tarafları kendi çıkar terazilerinde tartmakta, ‘ben hangisini tutarsam benim çıkarıma olur’ diye hesap yapmaktadırlar. Örneğin ABD çıkarının Türkiye’yi tutmakta ve onunla işbirliği yapmakta olduğunu biliyor. Ama Türkiye’yi biraz tedirgin ederek karşılıksız işbirliğine zorlamak istiyor, ‘Eğer ABD’nin emrimden çıkar ve bizimle uzlaşmazsan, emrimizde çalışmaya amade Kürtler var, onların istediği hakları vermekte tereddüt etmeyiz’ gibi bir hava estirmekte. Ama temelde Türkiye ile işbirliği yapmayı yeğlemektedir. Kürtleri ihtiyaç duyduğu sürece kullandıktan sonra Türkiye ile stratejik ortaklığı canlandıracak ve onunla işbirliğine edecektir. Bu nedenle ben, Kürtlerin Suriye’de özerklik vb. demokratik haklar elde edebilmelerinin çok zor olduğuna, hatta olanaksız olduğuna inanıyorum. Çünkü dengeyi tutturamıyorlar. Ruslarla mı hareket edecekler? Amerikanlarla mı hareket edecekler? Bugünkü ‘meşru iktidarla’ mı hareket edecekler? Belli değil. Kimlerden ne istedikleri anlaşılmıyor.

DAİŞ ile yapılan mücadelede Kürtler çok kayıp verdiler. Ve savaşı kazandılar. Ama savaşın asıl galibi Kürtler değil Amerika oldu. Amerika savaşta Kürtlerle oluşturduğu ittifakı sürdürecek mi, onların taleplerini sonuna kadar savunacak mı? Belli değil. Bu ilişki hangi noktaya kadar devam edecek? O da belli değil. Dikkat ederseniz son zamanlarda Amerika ile Türkiye arasındaki münasebetler gittikçe gelişiyor. Ve artık Trump Türkiye’ye sevgiler, saygılar iletiyor. Türkiye ile olan münasebetini geliştirmeye çalışıyor. Özellikle rahip Brunson’un bırakılmış olmasından sonra çok güven verici bir ilişki başladı. Teslimi durdurulan F35 uçaklarının gönderileceği açıklandı. Güzel sözler karşılıklı iltifatlar devam ediyor. Gülen’in iadesi meselesinin incelendiği söyleniyor. Çünkü Türkiye de gerçeği gördü. Amerika ile bozuşmanın karşılıklı laf dalaşına girmenin anlamı olmadığını anladı. Etrafındaki uzman kadronun tavsiyeleri de bu doğrultudaydı. Ve bugün Amerika açıktan henüz net ortaya koymuş olmasa bile Türkiye’den yana bir politika izleyeceğini ve DAİŞ’in tasfiyesinden sonra Kürtleri terk edeceğini dolaylı yoldan ortaya koymuştur.

Rusya’nın da Kürtlere her hangi bir hak tanıyacağına ihtimal vermiyorum. Çünkü Kürtler hiçbir zaman Rusya ile olumlu bir çizgide yürümediler. Rusya da Kürtler için büro açılmış ve aralarında olumlu ilişkiler cereyan etmiş olmasına karşın, Kürtler Rusların Suriye politikasına hayırhah bir yaklaşım göstermediler. Türkiye’nin Efrin’e girmesini sağlayan Rusya oldu. Rusya olmasaydı Türkiye Efrin’e giremezdi. Rusya bir ara iki üç günlüğüne hava sahasını kapattı ve Türkiye ilerlemesi durdu. Eli kolu bağlı kaldı. Açıkça Efrin savaşı Rusya’nın arzusuyla, gerçekleşmiştir. Bu olay vesilesiyle Rusya, hem Türkiye’ye hem de Kürtlere anlamlı bir ders vermiştir. Ve sonuçta kazanan Rusya oldu. Türkiye değil! Efrin Rusya’nın eliyle Türkiye’ye hibe edilmiştir. Yarın ne olacak? Hangi düzeyde bu ilişki devam eder bilmiyorum.

24 Haziran öncesi hükümet Efrin’e operasyon yaptı. Yerel seçimler yaklaşırken Erdoğan “Fırat’ın doğusuna da operasyon yapacağız” diyor. Neler söylersiniz?

Bu açıklamanın salt seçimlerle ilgili olduğunu düşünmüyorum. Çünkü Fırat’ın doğusuna yapılacak olan bir saldırı ona seçimlerde bir getiri sağlamaz. Kürt bölgesindeki oylarda da büyük bir farklılık getirmez. Hatta halk tedirgin olabilir. Kalıyor Türkiye cephesi, Türkiye’de AKP’yi henüz aşacak siyasi bir güç, siyasi bir parti yok. Herkes ister istemez yine AKP’ye oy verecek. AKP yine yüzde 50’lere varan bir oy oranı ile istediği sonucu alacaktır. MHP ile ittifakını biçimsel olarak bir süre askıya almış olsa bile, MHP, AKP’yi kendi çizgisine getirmiş olmaktan dolayı çok memnundur. Bu ittifakı kolay kolay bozmaz. Bu ittifak zımni bir şekilde de olsa devam edecek. Küskünlükler, tartışmalar olacak, birbirlerine laf da söyleyecekler, eleştirilerde de bulunacaklar. Fakat şoven milliyetçi çizgideki temel politika değişmeyecek. Benim gördüğüm budur.

Evrensel hukuka aykırı olduğunu itiraf ederek anayasa değişikliğine oy vermekte bir sakınca görmezler. ‘Oy namustur. Seçimle gelen seçimle gitmeli’ derler. Ama yüzlerce belediye başkanının görevden alınarak yerlerine kayyum atanmasına hiçbir itirazda bulunmazlar. Bu nedenle CHP için doğru dürüst bir politik tanım bulamıyorum

CHP’nin bu dönemdeki politikasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

CHP’nin ne olduğu ne yapmak istediği açık değil. CHP sosyal demokrat bir parti midir? Hayır. CHP gerçekten sağlıklı bir demokrasiden, hukukun üstünlüğünden yana mıdır? Yine hayır. Yoksa CHP salt Mustafa Kemal Atatürk’ün kuruluş koşullarında ortaya koyduğu bazı ilkeleri korumak ve sürdürmekle yetinen bir parti midir? Kesin değil. İçinde yalnızca Atatürkçü olan ve Atatürk’ün 90 sene önce dile getirdiği bazı ilkeleri bugün hayata geçirmek isteyen aklı bir karış havada insanlar var. Irkçılığa varan koyu milliyetçi (ulusalcılar) olanlar var. Hatta itibar gösterilmeyen az sayıda gerçek sosyal demokrat olanlar da var. Özetle CHP bir ideolojik gruplar karmaşasıdır. İstediğini seç al… Kemalistim diyenlere soruyorsun nedir Kemalizm? Doğru dürüst bir cevap alamıyorsun. Kemalizm homojen bir ulus-devlet oluşturmak için Kürtleri yok etmek midir? Kemalizm bu ülkede demokrasi kurmak mıdır? Kemalizm herkesin eşit haklara sahip vatandaş olmasını sağlamak mıdır? Kemalizm hukuk devleti midir? Kemalizm dine karşı mıdır? Hayır. Hiçbiri değildir. Peki, Kemalizm nedir? Diye kesin bir yanıt istediğinizde ‘Kemalizm Laik devlettir’ demekle yetiniyorlar. Nasıl bir laiklik? Bu da, devletin üstten kurguladığı dayatmacı bir laikliktir. İşte diyanet işleri başkanlığı bunun için kurulmuştur. Onun eli ile vatandaşın inanca değgin ihtiyaçları karşılanır ve sözde dinle siyaset yekdiğerinden ayrılmış olur. İşte budur Kemalizm diyorlar. Bunun dışında başka bir sıfat yüklemeyi kabul etmek istemiyorlar.

CHP’de bir grup da sosyal demokrat olduklarını iddia ediyor. Oysa sosyal demokrasi insan haklarına, hukukun üstünlüğüne saygılı olmak ve emekten yana bir siyaset izlemek demektir. Eşit haklı vatandaşlığı tanımak demektir. Devlette hesap verirliği kabul etmek demektir. Yürütme ile halkın talepleri arasındaki dengeyi sağlayabilen bir düzen demektir. Farklı dinsel ve etnik grupların varlığını kabul etmek ve temel insan haklarına saygılı olmak demektir. Hülasa bütün bunların yanında hiçbir suretle yargıya müdahale etmemek, bağımsız yargı ilkesine bağlı olmak demektir. CHP bir bütün olarak bu temel ilkelere inançla bağlı mıdır? Sözel açıklamalar dışında fiiliyatta olumlu hiçbir örnek yok. Evrensel hukuka aykırı olduğunu itiraf ederek anayasa değişikliğine oy vermekte bir sakınca görmezler. ‘Oy namustur. Seçimle gelen seçimle gitmeli’ derler. Ama yüzlerce belediye başkanının görevden alınarak yerlerine kayyum atanmasına hiçbir itirazda bulunmazlar. Bu nedenle CHP için doğru dürüst bir politik tanım bulamıyorum.

Yerel seçimlere dair konuşulan ittifak politikaları için ne düşünüyorsunuz?

CHP yerel seçimlerde ittifakı kimlerle yapacak? HDP’yi sürekli şekilde itmeye devam ediyor. HDP’yi AKP ne ölçüde dışlıyorsa o da aynı ölçüde dışlıyor. HDP’nin milletvekilleri tutuklanıp hapishanelere kapatılmasına sebebiyet veren Cumhuriyet Halk Partisidir. Eğer CHP, hukuk dışı anayasa değişikliğini desteklemeseydi; dokunulmazlıkları kaldıran ‘Savaş hali yasası’ Meclis’ten geçmez ve HDP milletvekilleri tutuklanamazdı. AKP değişiklik tasarısını genel oya sunmaya cesarete edemezdi. Bu nedenle ‘HDP milletvekillerini cezaevine kapatan CHP’dir’ yargısı bir haksızlık değil, gerçeğin içtenlikli beyanıdır. Erdoğan’ın iğvasına kapılarak HDP’ye karşı düşmanca uygulamaları tasvip CHP hangi yüzle HDP’ye ittifak önerisinde bulunacak. Ve HDP ona nasıl güvenecek. CHP ile ittifak sorununu görüşmek için partide köklü bir yönetim değişikliği olması zarureti vardır. Kaypakça davranan, her gün ayrı bir politika izleyen bir yönetim kadrosu ile güvenerek ittifak yapmak çok zordur. Parti içinde de bazen bu grubu, bazen öbür grubu tutan bir liderlik anlayışıyla CHP’nin bir yere varması mümkün değil… Zaten Kemal Kılıçdaroğlu’nun yaptığı politika da partideki gruplar arasında denge sağlama çabası değil midir? Bir gün en sağdaki grupla iş birliği yaparken, ertesi gün de soldakilerle iş birliği yapabiliyor. Böyle politika olmaz. Dürüst olmalı. Mesela CHP’deki gerçek sosyal demokratlara yönetimde ve Meclis’te yer verilmiyor. Yarın bu grup güç kazanırsa onlardan yana bir politika öne çıkar. Bugün onların hiç birine milletvekili olma imkânı tanınmadı. Onlar öyle kenarda duruyor. Sesleri de çıkmıyor. Hâlbuki çıkıp dışarıda bir Sosyal Demokrat Derneği kursalar, sosyal demokrasi konusunda açıklamalar yapsalar çok daha yararlı bir iş yapmış olurlar. Mesela Ercan Karakaş, Fikri Sağlar gibi isimler var. Onların parti grubunda esamileri okunmuyor. Onlar da ‘bugün olmazsa yarın güçlenir, parti yönetimini ele geçiririz’ diyerek sabırla bekliyorlar.

Sosyalist enternasyonalin üyesi olsa da mevcut yapısı ile CHP sosyal demokrat bir parti değildir. Ulusalcılığın etkin olduğu bugünkü CHP yöneticilerinin HDP ile işbirliğine yanaşacaklarına ihtimal vermiyorum. Kılıçdaroğlu, ‘Biz siyaseten HDP ile görüşmeyiz’ diyerek HDP’yi açıkça kriminalize etmekte ve dışlamaktadır. CHP yönetiminde demokratik hukuk devletini bilinçle algılayan bir kadro değişikliği olmadan CHP-HDP işbirliğinin gerçekleşmesi olanaksız görülmekte. Kılıçdaoğlu yerel seçimler münasebetiyle HDP’in desteğini aramakta, ancak bunu parti eş genel başkanları düzeyinde değil, makbul gördükleri kimi kişiler aracılığı ile yapmaya çalışmaktadır. Bu bir birlik girişimi değil karşılıksız bir destek yani teslimiyet girişimidir. Bu yöntemle CHP ve HDP’nin işbirliği güç görünüyor. Aslında CHP ve HDP işbirliği CHP’nin demokratik hukuk devleti yönünde gelişmesine ve tabandaki üyelerinin de bilinçlenmesine büyük katkı yapar. Bütün olumsuzluklara karşın HDP’nin CHP ile ilkeli bir ittifak yapmasında Türkiye’nin demokratikleşmesi açısından büyük yarar vardır.

HDP’nin radikal demokrasi programı CHP kadrolarının gelişmesine olumlu etki yapar. Ne var ki, CHP’nin yerel seçimler de HDP ile işbirliği yapmasının zorunlu bir gereklilik olmasına karşın açıktan bir işbirliğine yanaşacağına ihtimal vermiyorum. Çünkü Sayın Erdoğan’ın ve AKP’nin ithamkâr saldırılarından korkuyorlar. Bu korku partide ağırlığı olan ulusalcı kesimde çok daha belirgindir. Recep Tayip Erdoğan ve AKP’nin CHP ‘Kürtlerle işbirliği yaparak ülkeyi bölüyor’ ve benzeri suçlamalardan korkuyorlar. CHP’liler, Sayın Erdoğan’ın saldırılarına karşı ‘HDP mecliste üçüncü büyük gruba sahip anayasal bir siyasal partidir. Onunla işbirliği yapmak ya da ittifaklar kurmak en meşru bir haktır. Asıl suç sayılması gereken AKP’nin mesnetsiz iddialarıyla HDP’yi dışlamak ve suçluymuş gibi göstermektir.’ Suçlamalara karşı böyle haklı ve meşru bir savunmayı yaparak karşı saldırıya geçme cesaretini gösteremediğinden İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyük şehir belediyeleri için ihtiyaç duyduğu HDP desteğini sağlamaya cesaret edemiyor.

CHP, HDP ile işbirliği yollarını açık tutmak için örneğin milletvekillerinin anayasa ve hukuk dışı yöntemlerle tutuklanmalarına karşı çıkabilirdi. Ama tam tersini yaptılar. Keza doğudaki yüz küsur belediyenin başkanlarının KHK’lerle görevden uzaklaştırılarak, yerlerine kayyum atanmasına karşı çıkabilirlerdi. Kayyum uygulaması anayasaya, hukukun temel ilkelerine aykırı ve milli iradenin tecellisini ihlal girişimiydi. Salt demokrasiyi koruma ve savunma adına bu eylemlere karşı çıkabilirlerdi. Oysa anılan eylemlerin tümü anayasanın ihlali ve demokratik hukuk düzenini tahrip girişimleridir. Ana muhalefet partisinin birinci görevi iktidardın hukuksuz eylem ve edimlerine karşı çıkmak. Toplum adına denetim görevi yapmaktır. CHP’nin, Sayın Erdoğan’ın haksız tasarruflarına sonuna kadar karşı çıkması gerekirdi. Oysa tek kelime etmediler. Bunlarla nasıl iş birliği yapacaksınız? Kayyum atamalarına karşı çıkmayan ve bunun için mücadele etmeyen bir siyasi parti demokrasiyi savunan bir parti olamaz.

Şu anda mesela CHP’nin İstanbul’da Belediye seçimlerini kazanma imkânı var. Keza Ankara’da da aynı olanak vardır. CHP’ye bu illeri kazandıracak olan yegâne parti HDP’dir. Sayın Erdoğan’dan ve AKP’den o kadar çekiniyorlar ki kendilerine seçim kazandıracak HDP ile açıktan ve de karşılıksız işbirliği yapmaya hatta görüşmeye bile cesaret edemiyorlar. Önümüzdeki günler bize gösterecek… CHP, mutlaka, kendisine özgü bir tabanı olmayan İYİ parti ile işbirliği yapacak, ama HDP’den uzak duracaktır. Oysa İYİ Parti ayakta kalmak için MHP oylarının peşinde koşmakta.

HDP öncelikle partideki ideolojik karşıtlıkları bertaraf edecek, sürekli bir iç eğitim programı uygulanmalıdır. Eğitim konusunda partili ya da parti yandaşı uzmanlardan yararlanma olanağı çok geniştir. Bu uzmanların harekete geçmesini sağlayacak parti yöneticileridir. Eğitimden geçerek yetişmiş partili elemanlar konuşmacı olarak köy, mahalle ve kasabalarda çalışmak suretiyle HDP’nin düşüncelerini halka yayabilir

HDP’yi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bana göre ideolojisi ve izlediği temel politikalar açısından HDP, bugün yürürlükte olan otoriter tek adam rejiminin yegâne alternatifidir. HDP, geliştirdiği ileri demokrasi anlayışı ve izlediği halktan yana politikalarla ana muhalefet partisi görevini yapma yükümlüğüyle karşı karşıyadır. Çünkü diğer partiler birbirinin benzeri ve aynı dünya görüşüne sahip olan kuruluşlardır. HDP dışındaki partilerin tümü milliyetçi, ırkçı ve farklı nüanslarda evrensel nitelikteki laiklik karşıtı partilerdir. Bunların karşısında çağdaş demokrasiyi, yani özgürlükçü ve çoğulcu demokratik hukuk devletini eksiksiz biçimde savunan tek parti HDP’dir. Bu özellikleriyle HDP hem rejimin hem de iktidardaki AKP’nin tek alternatifidir. HDP kuruluştaki programını ve seçim kampanyalarında açıkladığı ilkeleri tabana yayarak Türkiye halklarına anlatabildiği takdirde iktidara gelmesi kaçınılmazdır. Bunun için öncelikle partideki ideolojik karşıtlıkları bertaraf edecek, sürekli bir iç eğitim programı uygulanmalıdır. HDP’nin, eğitim konusunda partili ya da parti yandaşı uzmanlardan yararlanma olanağı çok geniştir. Bu uzmanların harekete geçmesini sağlayacak parti yöneticileridir. Eğitimden geçerek yetişmiş partili elemanlar konuşmacı olarak köy, mahalle ve kasabalarda çalışmak suretiyle HDP’nin düşüncelerini halka yayabilir. Bu, başarının ihmal edilemez ilk şartıdır. Keza partinin maruz kaldığı saldırıları bertaraf etmek, hasım partilerin yalan ve iftiralarına karşı koymak için güçlü bir ideolojik mücadele için de hazırlıklı olmak gerekir. Ancak bu ilkeler çerçevesinde tutarlı ve sürekli bir çalışma ile HDP iktidar olmayı hak eder. Unutmamak gerekir ki, hasım partiler güçlerini kurulu düzenden, geleneklerden ve paradan alırlar. HDP ise hem parasız hem de kurulu düzene karşıdır. Onun da gücü özgürlüklerden yana olmaktan, ileri bir demokrasiyi, hukuk devletini ve insan hakların savunmaktan gelmektedir. İdeolojisi güçlü ilerici, çağdaş partilerin başarısı sürekliliği olan tutarlı bir çalışmaya bağlıdır. HDP’nin güçlü ve inançlı kadroları vardır. Eksik olan bunların tutarlı ve programlı bir çalışma düzenine girmelerini sağlamaktır. HDP’nin başarılı olmasının sırrı onun dünya görüşünde ve radikal demokrasi anlayışında saklıdır.

Kuşkusuz partinin başarılı olmasında kadroların seçimi de çok önemlidir. Oysa parti yöneticilerinin, gerek aday belirlemede gerekse görev dağıtımında pek özenli davrandıkları söylenemez. Rastgele görevlendirmeler ya da milletvekili adaylarının belirlenmesinde yöneticilerin öznel değerlendirmeleriyle yetinilmesi doğru değildir. Objektif ölçüler esas alınmalıdır. Ayrıca seçilecek ya da önemli bir göreve atanacak kişilerin sol siyasetten gelmiş olmaları yeterli bir kıstas değildir. Türkiye solunun Kemalist ulusalcılığın etkisi altında olduğu unutulmamalıdır. Partili olmadığı halde, görev talep eden yandaş vatandaşların müktesebatı ve düşünce yapısının parti ile uyum içinde olduğuna emin olmak gerekir. Örgütlenme çalışmalarında göz önüne alınması gereken bir diğer husus da HDP’nin etkinlik kazanmasına ve tarihsel misyonunu yerine getirmesine katkı yapacak bilim sanat ve kültür adamlarının desteğinin kazanılmasıdır. Unutmamak gerekir ki Türkiye’nin demokratikleşmesi için HDP’nin başarılı olmasını isteyen pek çok bilim, sanat, kültür, yazın ve siyaset adamı vardır. Bu değerli şahsiyetlerle bağlantı kurmak ve uzmanlık alalarına göre partiye nasıl katkı sunabileceklerini öğrenmek çok önemli bir görevdir. En azından uzman kişilerin parti içi eğitim konusunda görev yapmaları sağlanabilir. Elbette bunlardan parti yönetimine katılmak isteyenlere ya da milletvekili olarak çalışmak isteyenlere bütün olanaklar sonuna kadar açılmalıdır.

Bunun için neler önerirsiniz?

Parti kadrolarının ortak bir ideolojiye sahip olmalarını sağlamak önemli bir konudur. Kimi üyelerin salt Kürt oldukları için Kürt sorununun çözümünde kişisel düşüncelerini partiye dayatma hakkına sahip oldukları yaklaşımı çok yanlıştır. Kendiliğinden Kürtlük düşüncesi, siyasal karmaşanın ve sonu gelmez başarısızlıkların nedenidir. Partinin en büyük handikabı duygusal milliyetçiliktir. Bir Türkiye partisi olan HDP’de, Türkler ve Kürtler arasında milli mesele konusunda uyum sağlanamadığı takdirde hasım partilerin yalana ve iftiraya dayalı saldırılarından kurtulmak mümkün değil. Her üye milli mesele konusunda partinin belirlediği çizgiyi benimsemede açık ve net olmalıdır. Hiçbir üyenin patiyi kendi öznel düşüncelerinin bir aracı olarak görmeye ve kullanmaya hakkı yoktur. Kürt Özgürlük Hareketinin HDP çizgisine gelmesi, diğer bir deyimle tam anlamıyla bir Türkiye partisine dönüşmesi otuz yıllık bir deneme – yanılma sürecinin ürünüdür. Gelinen aşamada salt Kürt politikası izleyerek Türkiye’de Kürt sorununu çözmenin mümkün olmadığı anlaşılmış ve özgürlükçü demokratik hukuk devleti perspektifine bağlı bir Türkiye partisi (HDP) içinde mücadele etmenin kaçınılmaz olduğu anlaşılmıştır. Türkiye’de ileri boyutlu çağdaş bir demokrasi kurulmadan geniş halk kitlelerinin Kürtlerin insani ve demokratik taleplerine sahip çıkması mümkün değildir. Aksi halde ulus-devlet yapılanmasının ve yaygın Türk milliyetçiliğinin baskısını aşmak söz konusu olamaz. Ancak demokratik ve özgürlükçü bir ortamda geniş halk kitlelerini, Kürtlerin ayrılma gibi bir düşüncelerinin olmadığına, sadece eşit haklı vatandaşlık için mücadele ettiklerini anlatarak ikna etmek mümkündür. Başka türlü ırkçı şoven milliyetçi ideolojilerin baskısından kurtularak, Kürt sorununu çözmek ve eşit haklı vatandaşların birliğine dayalı demokratik bir Türkiye toplumu oluşturmak uzak bir düş olmakta devam eder.

Türkiye’nin demokratikleşmesi ile Kürt sorunu arasındaki bağa dikkat çekiyorsunuz…

Her konuda belirleyici olan, ülkenin demokratikleşmesi konusunun temel bir sorun olduğu unutulmamalıdır. Türkiye’ye demokrasi kendiliğinden gelmeyeceğine göre, demokrasi hareketinin öznesini belirlemek ve özne ile uyumlu bir mücadele strateji geliştirmek gerekir. Türkiye’de sosyal sınıfların ve onları temsil eden siyasal akımların kendilerine özgü farklı demokrasi anlayışları vardır. Çünkü bizde, henüz standart bir demokrasi tanımı yoktur. Türkiye devleti Türk milliyetçiliği ve Sünni İslam ideolojisine dayalı bir ulus-devlet olarak kuruldu. Toplumun çoğulcu etnik ve inanç yapısına karşın kutsallaştırılan bu dayatmacı ideoloji değişmeden devam etmektedir. Demokrasi anlayışı da bu ideoloji ile sınırlıdır. Oysa çoğulcu bir toplumda demokrasi de çoğulcu olmak zorundadır. Türkiye’de Türk etnik topluluğunun yanı sıra yüzde 20 oranında bir Kürt topluluğu vardır. İnanç bakımından da Sünni İslam’dan sonra yüzde 15-20 oranında Alevi vatandaşlar gelmekte… Bu iki büyük grubunun dışında kalan etnik ve inanç grupları da hesaba katıldığında, bugünkü dayatmacı ulus-devlet projesine uygun bir demokrasi kurulamayacağı açıktır. Ülkedeki farklı etnik ve dinsel toplulukları yok sayan sistemin adı demokrasi olsa da yönetim tarzı kaçınılmaz olarak antidemokratik ve otoriter olmak zorundadır. Bu nedenle Türkiye’de ancak çoğulcu ve çok kültürlü bir demokrasi kurulabilir. Farklı etnik ve inanç topluluklarını tanımayan ve taleplerinin tartışılmasına bile olanak vermeyen gelmiş, geçmiş yönetim sistemlerinin tümü antidemokratiktir. Tarihsel ve sosyolojik açıdan Türkiye’de demokrasi mücadelesinin öznesi çoğulculuğun güvencesi olan siyasal ve sosyal güçlerdir. Bu güçler ardasında en güçlü ve en dinamik olan örgütlü Kürt özgürlük hareketidir. Çoğulcu bir demokrasi bu hareketin varlık nedenidir. İçinde Kürt özgürlük hareketinin yer almadığı hiçbir siyasal oluşum Türkiye’nin demokratikleşmesini sağlayamaz. Bu nedenle ‘Kürt Özgürlük Hareketi, Türkiye demokrasi hareketinin öznesidir’ diyorum. HDP bu gerçeği Türkiye toplumuna kanıtlayarak göstermek ve benimsetmek zorundadır. Bu yöntem, hem HDP’nin ulusal düzeyde güç ve etkinlik kazanmasına hem de Kürt sorununun demokrasi içinde ve köklü biçimde çözümlenmesine katkı sağlar.

Kurtuluş Mücadelesinde Kuvâ-yi Milliye örgütlerinde bile yöneticilerin seçimle belirlenmesini isteyen Mustafa Kemal’dir. Onun izinden gittiklerini söyleyen CHP’li Kemalistler seçilmiş Belediye Başkanlarının yerine kayyum atanmasına neden karşı çıkmadılar? Keza Cumhuriyeti, Atatürk’ün ilke ve inkılâplarını korumayı görev bildiklerini iddia eden CHP’liler Cumhuriyet kavramı ile kayyum atanmasını nasıl bağdaştırabildiler?

Belediyelere atanmış kayyumlardan kaynaklı bölgede seçimlerin önemini arttırıyor. Siz ne dersiniz?

Kayyum atanmasına karşı olmak ve bunu siyasetin gündeminden çıkarmak Türkiye’nin demokrasi mücadelesine katkı yapmak ve daha ileri bir mevzi kazanmak anlamına gelir. Bunu kim yapacak? HDP’nin bunu tek başına yapması beklenemez. Neden yapamaz? Çünkü Sayın Erdoğan ve AKP devlet olanaklarını da kullanarak üç yıldan beri HDP’nin terör örgütünün bir uzantısı olduğunu iddia ederek onu dışlamaktadır. Kamuoyunda yaygın bir HDP düşmanlığı oluşturuldu. HDP’ye yakın durmak onunla işbirliği ya da ortak bir çalışma yapmak suç haline getirilmiştir. Bu durumda HDP, Türkiye siyasetinin ikiyüzlülüğünü sergileyerek milli irade savunucularına, vatandaşın seçme ve seçilme hakkı ile kutsal oy hakkının ne anlama geldiğini, seçimlerin ne amaçla yapıldığını sorması gerekir. Örneğin Kurtuluş Mücadelesinde Kuvâ-yi Milliye örgütlerinde bile yöneticilerin seçimle belirlenmesini isteyen Mustafa Kemal’dir. Onun izinden gittiklerini söyleyen CHP’li Kemalistler seçilmiş Belediye Başkanlarının yerine kayyum atanmasına neden karşı çıkmadılar? Keza Cumhuriyeti, Atatürk’ün ilke ve inkılâplarını korumayı görev bildiklerini iddia eden CHP’liler Cumhuriyet kavramı ile kayyum atanmasını nasıl bağdaştırabildiler?

Ana muhalefetin birinci görevi rejimi korumaktır. Devletin kuruluşunda Mustafa Kemal ve arkadaşları padişahlığı ilga ederek cumhuriyeti kurdular. O günden itibaren yapılan bütün anayasalarda devleti tanımlayan birinci madde ‘Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir’ şeklinde yazılmaktadır. Bu, Türkiye’de devlet yönetiminin ancak ve sadece seçimlerle belirleneceğini, anlatan kesin bir hükümdür. CHP, Recep Tayyip Erdoğan’ın gündemi belirleme amacıyla ortaya attığı yapay sorunlara takılarak ona vakit kazandıracağı yerde öncelikle rejimi koruma görevini yerine getirmelidir. Çünkü ana muhalefet partisinin birincil görevi rejimi korumaktır. Oysa Sayın Erdoğan’ın ifade ettiği gibi ‘Atı alan Üsküdar’ı geçti’ Anayasada yazılı olsa bile bugünkü rejim evrensel nitelikte cumhuriyet olmaktan çoktan çıktı.

HDP’nin bugünkü birincil görevi CHP’yi uyarmaktır. Devletin temelini oluşturan ‘seçimle gelen ancak seçimle gider’ ilkesine aykırı her türlü uygulamayı CHP ile birlikte reddetmeye ve muhalefet görevini dayanışarak yapmaya hazır olduklarını bildirmelidir. Ve CHP’yi rejimi korumak olan asli görevine yapmaya davet etmelidir. Bu görev diğer muhalefet partilerine de düşmekte. Çünkü çok partili yaşamın tek güvencesi seçimlerdir. Önce Belediye Başkan ve Meclislerinin seçimleri kaldırılır, sonra da adım adım giderek bütün seçimlere son verilir. Kimi Güney Amerika ülkelerinde görüldüğü gibi, bugünkü otoriter tek adam rejimi de beklenmedik bir anda hayat boyu tek adam rejimine dönüşebilir. Nitekim 1946’dan beri Türkiye Cumhuriyeti Devleti Parlamentoya dayalı çok partili bir sistemle yönetilmekteydi. Hiç beklenmedik bir tarih kesitinde 2017 yılı Nisan ayında kotarılan bir anayasa değişikliği ile parlamentoyu işlevsizleştiren, kuvvetler birliğine dayalı otoriter tek adam rejimine geçildi. Yarın bir gün meclise gelecek bir anayasa değişikliği teklifi ile Sayın Erdoğan’ın hayat boyu Cumhurbaşkanı olmasını kim engelleyebilir. Keza, aynı yöntemle, çok partili sistemden tek partili sisteme geçmek de ihtimal dışı sayılamamalıdır. Bu nedenle varlık nedenlerini korumak ve rejimin devamını sağlamak için bütün muhalefet partilerinin kayyum atanmasına elbirliğiyle karşı çıkmaları gerekir. Siyasal hayatın hiçbir evresinde kayyum atanmasına başvurulmayacağı anayasal güvenceye bağlanmalıdır. Bu kampanyanın öncülüğünü HDP yapmalıdır. Önce bireysel düzeyde her eğilimden milletvekilleriyle dostça bir diyalog başlatarak yapılacak sohbet görüşmelerinin giderek partiler arası görüşmelere evirilmesi sağlanabilir. Böylece kayyum karşıtı etkin bir kampanyayı başlatmanın ve başarıya ulaştırmanın mümkün olduğunu düşünüyorum.

Yerel seçim kampanyasında HDP’liler kayyum atanan Belediye seçimlerini kazanmayı bir onur ve namus meselesi olarak ele almalı, vatandaşların kendi seçtiklerine sahip çıkmaları istenmeli. ‘Oy namustur’ diyen siyasetçilere bir ders vermek için kendi namuslarını korumak amacıyla kayyumları kendi oylarıyla tasfiye etmelidirler. Seçmek ve seçilmek temel vatandaşlık hakkıdır. Seçtiklerini koruyamayan topluluk üyeleri ya vatandaş olamamış ya da bu haklarını kaybetmişlerdir.

HDP, kayyum atanan bütün belediyeleri mutlaka alacaklarını söylüyor…

Bunu doğru ve gerçekçi buluyorum. Bunda ısrar etmeleri ve kamuoyunu bu doğrultuda hazırlamaları gerekir. Kayyumla yönetilen il ve ilçelerde vatandaşların uygun gördüğü kişileri seçmeleri bir insanlık hakkı olduğu hatırlatılmalı ve bu haklarının gasp edilmesine karşı çıkarak kendi adaylarını seçmenin bir onur ve de bir namus meselesi olduğuna vurgu yapılmalıdır. HDP, tüm vatandaşlara ‘seçtikleri belediye başkanlarını ve belediye meclislerini korumanın bir namus borcu’ olduğu hatırlatılmalı. Çünkü ‘oy namustur’. Oyuna ve seçtiği başkana ya da kurula sahip çıkamayan vatandaşın onurunu kaybedeceği hatırlatılmalı ve mutlaka kayyuma karşı kendi adayları için oy kullanmaları istenmelidir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Kategoriler