Per. Eki 17th, 2019

Sezai Temelli: İstanbul seçimi bir yönüyle Şırnak’ın seçimidir

GAZETE SOKAK – İstanbul’da yenilenen seçim için seçmenlerine çağrıda buluna HDP Eş Genel Başkanı Sezai Temelli, “Bu seçim bir yönüyle demokrasi referandumu ama bir yönüyle de Şırnak’ın seçimidir. Muş’un seçimidir. Malazgirt’in, Tatvan’ın, Bitlis’in seçimidir” dedi.

İstanbul’da Pazar günü yenilenecek seçimin kilit partisi olan Halkların Demokratik Partisi (HDP) sahadaki çalışmalarına devam ediyor. 31 Mart Yerel Seçimlerde Batıda AKP-MHP İttifakı’na kaybettiren HDP, “Demokrasi referandumu” olarak gördüğü Pazar günkü seçimi de AKP ile MHP’nin egemenlik alanını daraltmakta kararlı. HDP Eş Genel Başkanı Sezai Temelli, partisinin seçim rolünü ve PKK lideri Abdullah Öcalan’ın avukatlarıyla yaptığı görüşmede paylaştığı mesajlara ilişkin sorularımızı yanıtladı.

  • Bu seçim Türkiye halkları açısından nasıl bir öneme sahip ve HDP olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bir kere 31 Mart seçimlerinin iptal edilmesi başlı başına bir hukuksuzluktur. YSK’nin marifetiyle gerçekleşen bu hukuksuzluk kabul edilebilir bir durum değildir. Her şeyden önce bu adaletsizliğe dur demek gerekiyor. Kaldı ki bu hukuksuzluk, İstanbul ile sınırlı değil. Bildiğiniz gibi Muş’ta Malazgirt’e Şırnak’tan Viranşehir’e kadar birçok il, ilçe ve beldemiz bu hukuksuzluk eliyle gasp edildi. Hatta seçimlerden sonra seçilmiş belediye başkanlarımız ve meclis üyelerimiz KHK’yle ihraçları bahane edilerek, daha önce kendilerine seçimlere girme hakkı verilmesine rağmen bu yolla belediyelerimiz ve meclis üyeliklerimiz gasp edildi. Dolayısıyla bu kayyumcu zihniyettir. Ama İstanbul seçimleri hem Türkiye’deki bütün kentlerin birleşkesini göstermesi açısından, hem de emeğin, kadının, işçinin, toplumun tüm farklı kesimlerinin kenti olmasından dolayı önemlidir. Bunun yanında bir de 25 yıl boyunca AKP iktidarının bu kentte yaptığı yıkımlardan, bu kente yaptığı kötülüklerden dolayı bir önemi var. Tüm bunlar bir itirazın sandığa yansıması açısından önemli. Ben meseleye bunlardan çok daha öte bir yerden bakıyorum. Türkiye demokrasi yolundan, barış yolundan çıkmıştır. Buna dur dememiz lazım. Türkiye’yi tekrardan demokrasi ve barış yoluna çekmemiz lazım. Bu anlamıyla belediye başkanlığı seçiminin çok daha ötesinde bir mücadeleyi hayata geçirmemiz gerekiyor. Bunun için stratejimizi ortaya koyduk ve başarılı olduğumuza inanıyorum. Şimdi bu stratejiye devam ediyoruz.

31 Mart’ta uyguladığınız “Batıda AKP’ye kaybettireceğiz” politikası bu seçimde de devam ediyor. Bu stratejinin 23 Haziran seçimi için önemini açabilir misiniz?

İstanbul seçimleri artık bir demokrasi referandumudur. Yani halkoyuna sahip çıkarak, tercihini ortaya koyacaktır. Ya Erdoğan’ı onaylayacaktır, otoriter rejime, baskıya, zulme, yoksulluğa prim verecektir ya da demokrasiden yana tercihini çok net olarak ortaya koyarak, Erdoğan ve AKP-MHP bloğunun uygulamaya çalıştığı, otoriter rejime dur diyecektir. Bu anlamıyla cumhurbaşkanlığı hükumet sisteminin referandumudur. Bu anlamıyla AKP-MHP blokuyla dört yıl daha devam edip etmeyeceğimizin referandumudur. Dolayısıyla bu seçim, 24 Haziran 2018 genel seçimlerinden itibaren Türkiye siyasetinin önüne yeni sorular getirecektir. Yeni arayışlar getirecektir. HDP’ye düşen rol ise almış olduğu inisiyatifle; demokrasinin yolunu açmak, barış meselesini herkesin gündemine sokmak, barışı ve demokrasiyi toplumsallaştırmaktır. Demokratik çözüm, onurlu barış, toplumsal barış, toplumsal uzlaşma gibi artık hepimizin sahip çıkması gereken gelişmelere, tüm toplumun sahip çıkmasını sağlayacak adımlar atmaktır. O yüzden biz demokrasi referandumu diyoruz.

İstanbul AKP iktidarının geleceği açısından kritik bir kenttir. İstanbul’u yitirmek demek, aslında AKP’nin iktidarını yitirmesiyle birlikte değerlendirebilecek bir konuyu önümüze getiriyor.

AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan’ın İstanbul seçimine bu kadar anlam atfetmesini neye bağlıyorsunuz?

İstanbul kent olma vasfını yitirmiştir. Tam 25 yıl boyunca bu zihniyet kentin hem tarihsel dokusunu, hem kentsel dokusunu, hem de kültürel dokusunu yıkıma uğratmıştır. İstanbul kentten daha çok AKP için bir rant hafızasıdır. AKP bu rant havzası üzerinde hem inşaat sektörünü palazlamış hem yandaş sermaye dediğimiz bir grubu güçlendirmiş hem de kendi siyasetini finanse etmiştir. Rant havzası aynı zamanda yolsuzlukları da beraberinde getirmiştir. Haksız zenginleşmelerin ve servet birikimlerinin kaynağını oluşturmuştur. İstanbul bu anlamıyla çok önemli bir kent. Türkiye ekonomisi açısında da, Türkiye toplumsal ilişkileri açısında da çok önemli bir kent. 25 yıllık süreçte bu kent ki bu rant meselesi, kentte yıkım yarattığı kadar, bu zihniyeti de ayakta tutmuştur. Bu yüzden AKP bu kadar önemsiyor. Bizim stratejimiz sonucunda Adana, Mersin, Hatay, Ankara ve Muğla’yı yani birçok kentti kaybettirdik ama hiç buralarda bir tartışma olmadı. Buralar bir rant havzası değil. İstanbul AKP iktidarının geleceği açısından kritik bir kenttir. İstanbul’u yitirmek demek, aslında AKP’nin iktidarını yitirmesiyle birlikte değerlendirebilecek bir konuyu önümüze getiriyor.

İstanbul seçimini yenileten gerekçelerinden biri KHK’li sandık görevlileri gösterildi. Pazar günü de aynı durumda olanların görev almasını nasıl yorumluyorsunuz?

Türkiye’de hukuk devleti ortadan kalktığı için, yargının tarafsızlığı ve bağımsızlığını yitirildiği için artık bu tür vakalara baktığımızda şaşırmıyoruz. Çünkü zaten 31 Mart seçimlerine giderken devasa bir hukuksuzlukla karşı karşıya kaldık. Tıpkı ondan önceki seçimlerde olduğu gibi. Türkiye son beş altı seçimini giderek daha fazla hukuk yitimiyle yaşadı. O yüzden YSK’nin yaptıkları, ilçe seçim kurullarının yaptıkları, valilerin, kaymakamların, güvenlik güçlerinin yaptıkları bizi şaşırtmıyor. Çünkü hepsi AKP’nin il ve ilçe teşkilatları, AKP’nin seçim işleri daireleri gibi çalışıyor. Halbuki bunlar olağan şeyler değil, kabul edilebilir şeyler değildir. Sandık taşımadan tutun, seçmen devşirmesine kadar, kentleri garnizona çevirip garnizon oylarıyla belediye başkanlarını seçmelerine kadar bir sürü kentimizde yaşanan hukuksuzlukları saymamız mümkün. Dolayısıyla sandık kurulu üyelerinin tekrardan görev alması, beklemediğimiz bir olay değil. Çünkü sandık kurulu üyelerine bağlı ortaya çıkmış bir şaibe yok, bizzat şaibe yapanlar şaibelerinden başarılı olamadıkları için bu seçimleri yeniliyorlar.

31 Mart seçimleri öncesi HDP’ye yönelik ötekileştirici ağır bir dil kullanan iktidar, bu seçim öncesi aynı dili kullanmakta sakındı. Neye bağlıyorsunuz?

Şimdi her şeyden önce AKP’nin 31 Mart stratejisi yerine farklı bir stratejiye geçmiş olması bile bizim ne kadar haklı olduğumuzu ve aslında ne kadar doğru bir çizgide olduğumuz gösteriyor. Bize ‘terörist’ dedi, ‘defolun gidin’ dedi, Kürtçeyi dillendirmeyi adeta suç saydı. Biliyorsunuz Kürtçe Meclis’te bilinmeyen bir dil. Yani X olarak geçiyor. Yani Meclis’te Kürtçe Rojbaş bile derseniz o oraya bilinmeyen bir dil olarak geçiyor. Kürdistan dediniz diye hakkınızda dava açılıyor, nefret söylemleri artıyor. Şimdi düşünün tüm tarih boyunca başta Erdoğan başta olmak üzere herkes Kürdistan demiştir. Şimdi siz istemiyorsunuz diye kimse bu coğrafyanın adını değiştirecek diye bir şey yok. Kaldı ki AKP’deki Kürt vekiller bakın, Kürt kökenli demiyorum ama onlar kendi halkına Kürt kökenli denmesini içine sindiriyor. AKP’li vekiller bölgeye gittiklerinde bilinmeyen bir dille mi konuşuyorlar yoksa, Kürtçe mi konuşuyorlar. Binali Yıldırım’ın söylemesi de iyi bir şeydir. Fakat samimi değiller. Orada üç beş oy için bu şirinliği yaparken, Bitlis ve Tatvan’da Kürtçe tabelalar indiriyorlar. Samimi olmadıkları buradan ortaya çıkıyor. 23 Haziran sonrasında yine biz meclise gidelim Kürtçe konuşalım yine oraya bilinmeyen bir dil olarak yazacaklar. Onun için bu seçimler aynı zamanda bir yönüyle demokrasi referandumu ama bir yönüyle de Şırnak’ın seçimidir. Muş’un seçimidir. Malazgirt’in Tatvan’ın Bitlis’in seçimidir. Yani nerede bir adaletsizlik ve hukuksuzluk var ve biz buna maruz kalmışsak, bunun yanıtını 23 Haziran seçimlerinde mutlaka vereceğiz.

Bugüne kadar HDP’ye oy vermemiş sol sosyalist demokratik seçmenler artı büyük bir kesimi oluşturan Kürt seçmenlerini de bu demokrasi mücadelesinde buluşturmak istiyoruz.

İstanbul’a adeta çıkarma yaptınız. Özelikle iktidar çevresi bunu bir çıkar ve menfaat olarak yansıtıyor. Nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bizim hiçbir çıkarımız yok. Yani geçenlerde bir gazeteci arkadaş, ‘İspark’ı size vereceklermiş’ diye sordu. Değil İspark’ı tüm İstanbul’u verseler bizim kararımız nettir. Biz bu ülkede onurlu bir barışın inşa edilmesi için, demokratik cumhuriyetin inşa edilmesi için, tecridin sonlanması, demokratik siyaset yaptığı için cezaevinde olan tüm arkadaşlarımızın özgür olması için bu mücadeleyi veriyoruz. Yoksa çıkar için, üç beş sandalye için böyle bir şey yapmıyoruz. O yüzden tüm arkadaşlarımızın özverili çalışmasının, bu denli kararlı çalışmasının altında yatan budur. Öyle bir yer kazanmak için değil, Türkiye’yi demokratikleştirmek için. Bu heyecanı duyuyoruz çünkü. Bu bizim heyecanımız aynı zamanda umudumuzdur. Bizi ayakta tutan budur. Her geçen gün çalışmalarımızı güçlendiriyoruz. Bahsettiğiniz gibi 31 Martta bizim seçmenimiz olup sandığa gitmemiş 200 bin civarında seçmen var. Bu seçmenin bir kısmı Kürt seçmeni, bir kısmı demokratik sol sosyalist seçmen. Bunların sandığa gitmesi için çalışmalarımızı yoğunlaştırdık. Ama bugüne kadar HDP’ye oy vermemiş sol sosyalist demokratik seçmenler artı büyük bir kesimi oluşturan Kürt seçmenlerini de bu demokrasi mücadelesinde buluşturmak istiyoruz.

HDP’nin bir umut ortaya çıkaracağınızı belirttiniz. Başarılı olacağınıza inanıyor musunuz?

Evet, beklentimiz bu yöndedir. Eğer İstanbul seçmeniyseniz nerede olursanız olun, gelip oyunuzu kullanın. Bu sadece bir belediye seçimi değil, bu adalet, özgürlük, demokrasi mücadelesidir. Bu mücadelede yerinizi alın. Mutlaka İstanbul’da olun ve oyunuzu kullanın diyoruz. Evet, bir oy Türkiye’yi değiştirir. Bir oydan ne olur demeyelim. Bir oy Türkiye’yi değiştirir, Ortadoğu’yu değiştirir. Dünyanı değiştirir. Bakın AKP’nin İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkan Adayı televizyonda kendisine mültecilere ilişkin yöneltilen bir soruda, içindeki Kürt düşmanlığı açığa çıkıyor. Oysa aynı kişi Diyarbakır’da Kürtçe iki sözcük söyleyerek, Kürtlerin gönlünü kazanmak için şirinlik yapıyordu. Ama bakın gelen soruya verdiği yanıt şu ‘Fırat’ın doğusunu süpüreceğiz, 50 km’lik bir derinlik alan oluşturacağız’ diyor. Bütün mültecileri toplayıp oraya göndereceklermiş. Peki, Efrin’de attığınız insanlar kim. Orada yaşayan 150 bin insan kimdi. Kürtlerdi. Oysa bizim Kürt Türk barışına ihtiyacımız var. Sayın Öcalan’ın dediği gibi, ‘Kürt Türksüz, Türk Kürtsüz olmaz.’ Yani bu kadar basit. Biz bir arada yaşamaya devam edeceğiz. Bir arada yaşamanın formülüdür demokratik cumhuriyet. Bunu var edeceğiz. Çözüm demokratik cumhuriyettir. Barışı bir an önce var etmektir. Demokratik müzakerenin önünü açmaktır. Yoksa orayı süpüreceğiz, oraya onları yollayacağız gibi politikalarla Türkiye artık yol alamaz. Bu açıdan tüm halkımızın bu seçimlerdeki tercihi önemlidir. Kaldı ki secimden sonra demokrasi ittifakı konusunda yapacağımız çalışmalar ve mücadelelerde büyük önem arz ediyor.

Türkiye bu türden yoz milliyetçi, mezhepçi anlayışların iktidarına mahkum değildir. Türkiye halkları, eşitlikçi, demokratik bir çözümü birlikte üretebilir. Muhalefet bu perspektifle yürümeli. Yani demokratik bir zemin var etmeli.

İstanbul seçiminin muhalefet lehine sonuçlanması durumunda nasıl bir sonuç doğurur?

Muhalefet de, muhalefet partileri de artık kendisini sadece iktidarın gündemiyle alışıla gelmiş Türkiye’nin siyasi gündemiyle sınırlandırmamalıdır. Tüm muhalefet partileri yani Türkiye toplumundaki tüm politik dinamitler, önümüzdeki süreçte demokrasi ve barıştan yana inisiyatif almalıdır. Bizim dışımızda kalan muhalefete düşen bu olmalıdır. Türkiye’nin demokratik bir anayasaya ihtiyacı vardı. Bu konuda Meclis başta olmak üzere Türkiye’deki tüm politik dinamikler inisiyatif almalıdır. Türkiye’nin toplumsal barışa ihtiyacı vardır. Türkiye’deki tüm bu kesimler toplumsal barış konusunda inisiyatif almalıdır. Bunlar gerçekleştikten sonra Türkiye mutlaka bir seçime girecektir ve o seçimde de artık Türkiye’deki demokrasi güçleri önüne bir iktidar perspektifi koymalıdır. Türkiye bu türden yoz milliyetçi, mezhepçi anlayışların iktidarına mahkum değildir. Türkiye halkları, eşitlikçi, demokratik bir çözümü birlikte üretebilir. Muhalefet bu perspektifle yürümeli. Yani demokratik bir zemin var etmeli. Üzerinde siyaset yapacağınız demokratik bir zeminimiz yoksa, muhalefet olmuşsunuz, siyasi parti olmuşsunuz ya da sendika olmuşsunuz çok fark etmiyor.

Öcalan’ın mesajları önemlidir. Herkesin Öcalan’la konuşması gerekir. Sadece devlet görevlilerin değil, sadece gidip gelen avukatların değil, herkes konuşsun. Kamuoyuna açık konuşsunlar, mektup yazsınlar, gazetelerin köşe yazılarında yazı yazsınlar. Bir diyalog meselesini geliştirsinler.

PKK lideri Abdullah Öcalan avukatları aracılığıyla uzun süreden sonra kamuoyuna kimi mesajlar paylaştı. Bu konularda neler düşünüyorsunuz?

Öcalan’ın mesajları önemlidir. Umut yaratmasının ötesinde, Türkiye siyaseti açısından önemlidir. Kritiktir ve özellikle Türkiye’deki önümüzdeki dönemde siyasetin belirlenmesi açısından büyük önem taşımaktadır. Neden diyeceksiniz, çünkü nerden okursanız okuyun, nerden ele alırsanız alın, Türkiye’de demokrasi meselesinin çözümü dediğinizde ya da diğer tüm meselelerin çözümü dediğinizde, orta yerde Kürt meselesini görürsünüz. Kürt meselesi iktisadi meselelerin çözümünde de kritiktir, siyasi meselelerin çözümünde de, toplumsal meselelerin çözümünde de kritiktir. Hatta uluslararası siyaset açısından da kritik önemdedir. Bugün Ortadoğu dünya siyasetinin merkezidir. Ortadoğu’da ki tüm meselelerin çözümü Kürt meselesinin çözümünden geçmektedir. Sadece Türkiye üzerinde değil, Ortadoğu çeperinde de baktığımızda yine Öcalan’ın mesajlarının kritik olduğunu görürüz. Bunu bu kadar geniş bir perspektiften tutmamız lazım. Dolayısıyla meselenin siyasetten birinci elden muhatabıdır. Muhatabını görünmez kılmak, muhatabını duyulmaz kılmak hiçbir meselenin çözümüne hizmet etmez. Tam tersine meseleleri çözümsüz bırakır. O yüzden Öcalan’ın mesajları önemlidir. Herkesin Öcalan’la konuşması gerekir. Sadece devlet görevlilerin değil, sadece gidip gelen avukatların değil, herkes konuşsun. Kamuoyuna açık konuşsunlar, mektup yazsınlar, gazetelerin köşe yazılarında yazı yazsınlar. Bir diyalog meselesini geliştirsinler. Eleştirebilirler. Katkı sunabilirler, öneride bulunabilirler ama artık bu sessizliğe son versinler. Solcusu, milliyetçisi, sosyalisti, kadınlar, gençler, engelliler herkes konuşmalıdır. Çünkü madem birlikte bir çözüm üreteceğiz ve birlikte bir anayasa yapacağız o zaman Kürt meselesinin çözümüne dair ne düşündüğümüzü ortaya koyup, müzakereye müdahil olup inisiyatif almalıdır. Öcalan’ın bahsettiği demokratik müzakerede zaten budur.

Öcalan’ın ‘derin toplumsal uzlaşı’ mesajı partiniz tarafından nasıl yorumlandı?

Tarihsel olarak baktığımızda uzlaşmaların gerilimi üzerinde uzlaşmaz olanı daha fazla açığa çıkartıldığı, uzlaşmaz olanın üzerinde siyaset üretildiği ve bunun üzerinden bir savaş politikası, şiddet politikası yol kat eden bir süreci yaşıyor Türkiye. Asırlık bir meseleden bahsediyoruz. Öcalan’da her defasından buna vurgu yapıyor. Yani Türkiye sosyolojisine, Türkiye halklarının psikolojisine, ekonomi politiğine vurgu yapıyor. Çok boyutlu ele alıp değerlendiriyor. Jeopolitiğe bakıp jeopolitiğin akışkanlığını değerlendiriyor. Yani Kürtler sadece Kürt coğrafyasına sıkışıp kalmış bir halk değil. İstanbul Kürtlerin en büyük kentidir. Sayın Öcalan ‘Kürt Türksüz, Türk Kürtsüz’ derken aslında buna vurgu yapıyor. Tüm bunların farkında olarak konuşmak lazım. Yine ‘Derin uzlaşı’ dediği; insanların artık neredeyse hücrelerine kadar işlemiş olan ayrımcılığa karşı mücadele edilmesine vurgu yapıyor. Çünkü öyle bir siyaset izleye gelinmiş ki devlet, ayrımcılık üzerinde Kürtleri yok saymış, Kürtçeyi yok saymış, halkları yok saymış ve çok kaygılı bir devlet anlayışı var. Halbuki bir ülkenin daha iyi yaşanabilirliğini sağlamak o farklılıkların siyasetten var olmasıyla, birlikte siyaset üretmesiyle mümkün. Uzlaşmaz olsa bile. Çelişkiler uzlaşmaz olsalar bile, bir arada yaşayabilir, bir arada siyaset yapabilir. Bu radikal demokrasidir. Demokratik müzakerenin yolunu açacak olanda budur.

Biz Türkiye’yi değiştireceğiz. İddiamız bu kadar güçlü ama bunun yolu her şeyden önce gerçek uzlaşıları sağlamaktan geçtiğini de bir kez daha farkına vardık. Uyarıldık. Bu hepimiz için hayırlı olmuştur.

Öcalan’ın partinize yönelik de öneri ve eleştirileri de var. Yine aynı şekilde belediyecilik anlayışına dair eleştirileri var. Bu eleştirileri parti olarak nasıl karşıladınız?

Sayın Öcalan’ın eleştirileri haklı. Çünkü bunun iki boyutu var. Bir tanesi müzakere boyutlu eleştiriler, bir tanesi de yerel yönetimler ve yerel demokrasi konusunda dile gelen eleştiriler. Demokratik müzakere konusundaki eleştirilere bu partinin bir kurucusu olarak ben de katılıyorum. Demek ki bu müzakere konusunda yeterince adım atamamışız. Bugün daha belirgin bir şekilde ortada. Süreci yeterince değerlendirememişiz. Süreci demokratikleştirememişiz. Süreci genellikle bir görüşme masasına bağlamışız. Bunu bugün dile getiriyoruz ancak dile getirmek yetmez. Bunun için harekete geçmek gerekiyor. Önümüzdeki dönem bunlar ilgili çalışma ve planlarımız var. Demokrasi ittifakı dediğimiz mesele tam da buydu. Sayın Öcalan’la görüşmeler başlamadan önce ben bir grup toplantısında demokrasi ittifakı dedim. Dolayısıyla eksikliği biz de hissediyorduk. Sadece müzakereyle de sınırlı değil, iktidar perspektifi de olan bir şey. Biz Türkiye’yi değiştireceğiz. İddiamız bu kadar güçlü ama bunun yolu her şeyden önce gerçek uzlaşıları sağlamaktan geçtiğini de bir kez daha farkına vardık. Uyarıldık. Bu hepimiz için hayırlı olmuştur.

Yerel demokrasi meselesine gelince, Türkiye’de belediyecilik aslında vesayet sistemini yeniden üretiyor. Çünkü merkeze çok bağlı gelişir. Bizim belediyelerimiz buna karşı önemli adımlar atmıştır. Belediye hizmetleri anlamında olsun, toplumsallaştırma anlamında olsun, geçmişte yaşanan deneyimler çok. Fakat bunun ötesinde bir şeyden bahsediyoruz. Yerel demokrasiyi güçlendirmediğimiz sürece, Türkiye’de demokratikleşmeyi belli bir sınırın ötesine geçemiyor. Yerel demokrasiyi güçlendirmek konusunda ne yaptık. İşte şimdi önümüzdeki dönem biz yerel yönetimleri salt belediye hizmetleriyle sınırlandırmayan, yerel demokrasi perspektifinde ele alan, yerel demokrasiyi yerinden inşa eden bir anlayışla ele alıyoruz. Bu konuda çok eksikliğimiz var ama bütün bunlara rağmen çok güçlü bir iddiamız da var. Nasıl ki anayasa meselesi bizim için öncelikliyse, demokrasi meselesi aynen önem ve önceliğe sahip. Bu konularda yol aldığımız sürece biz inanıyoruz ki Türkiye’nin önü açılacak. Türkiye’deki toplumsal muhalefetinde, Türkiye’deki emek örgütlerinin, kadın örgütlerinin, gençlik örgütlerinin bu anlamıyla perspektifinin zenginleşeceğine inanıyoruz.

Bu koşullarda Türkiye’de demokratik müzakereyi oluşturmak mümkün mü?

Oluşturulmalı. Türkiye bu konuda talihsiz bir ülke. Müzakere geleneği olmayan bir ülke. Kamplaştırmak, kutuplaştırma ve ötekileştirme üzerinden kendi öbeklerinden yaşayan ve öbekler arası ilişki ağların zayıf olduğu bir ülke. Sosyal ve örgütlü yaşamı çok zayıf bir ülke. Bu yüzden müzakere deneyimlerinden yoksun. Müzakereden anladığı daha çok belli bir gelirimin üzerinde tartışmaya sıkışık kalma. Oysa müzakere ortak iyiyi üretmektir. Belki hepimiz ilk tercihimizi hayata geçiremeyebiliriz ama hepimizin bir ikinci tercihi vardır mutlaka. İkinci tercihlerde buluşabilir ve bir uzlaşı mekanizmasını geliştirebiliriz. O yüzden toplumsal uzlaşı dediğimiz mesele çok önemli. Sayın Öcalan buna vurgu yapıyor. Toplumsal barışa giden yolun öncelikle uzlaşmadan geçtiği konusunu vurgulaması çok kıymetli. Biz ise toplumsa barışı oluşturacağız iddiasıyla hareket ediyoruz. Buna ilişkin yasa teklifi hazırlıyoruz, parlamentoda bu konuda çok yoğun bir çalışma gerçekleştiriyoruz ama tek başına HDP’yle olmaz. Buna hiçbir partinin tek başına gücü yetmez. O yüzden diyoruz ki toplumun tüm kesimlerinin katılabileceği bir yeni yaşam siyaseti var etmeliyiz. Bu öyle bir iki günde yapabileceğimiz bir şey değil ama biz 24 Haziran’dan itibaren bu çalışmayı başlatıyoruz.

Öcalan’a ulaşma kanallarının açılmadır. Sivil toplum örgütlerinin ulaşma kanalları açılmalıdır. Siyasetçilerin ulaşma kanallarının açılmalıdır. Sürekli nefret söylemi üreterek siyaset yapılmaz. Evet, görüşlerine katılmayabilirsiniz, hatta tümüyle karşı olabilirsiniz ama dinlemek zorundasınız. Bu, bu kadar basit.

Öcalan’la görüşmelerin devam etmesinin soncunda nasıl bir Türkiye bekliyorsunuz?

Bir kere görüşmelerin ne kadar etkili olduğunu kısa süre önce gördük. Görüşmeler devam etmelidir. Görüşmelerin devam etmesi tecridin sonlandığı anlamına gelmez. Mutlak tecridin sonlandırıldığı anlamına gelir. Biz kavramları çok özenle seçip kullanıyoruz. Çünkü kavramları eğer deforme ederseniz, aslında siyasetten kendi kendinizi daraltırsınız. Tecridin kalkması için de çalışmalar devam etmelidir. Bu da tüm toplumun ihtiyaç duyduğu bir şeydir. Bu ayrı bir şeydir. Bu iki kavramı muhakkak ayırt etmek lazım.

Görüşmeler devam etmeli, biraz öncede bahsettim bu görüşmeler avukatlarıyla sınırlı olmamalı. Gidip yüz yüze görüşme kanalları açılabilir ama onun ötesinde tecridi aşağı düşürmek için bir nebze olsun azaltabilmek için insanların Öcalan’a ulaşma kanallarının açılmadır. Sivil toplum örgütlerinin ulaşma kanalları açılmalıdır. Siyasetçilerin ulaşma kanallarının açılmalıdır. Sürekli nefret söylemi üreterek siyaset yapılmaz. Evet, görüşlerine katılmayabilirsiniz, hatta tümüyle karşı olabilirsiniz ama dinlemek zorundasınız. Bu, bu kadar basit. Dünyanın yüzlerce yıl önce keşfettiği bir meseleden bahsediyorum. Bizim hala bunu zorlamamızın kimseye bir faydası yok. Yani görüşmesiz kalmak, asında Türkiye açısından hayırlı olmamıştır. Son dört yıla bir dönün bakın, bu son dört yılı alt alta sıralayıp nasıl bir domino etkisi olduğunu hep birlikte görüsünüz. Mutlak tecrit başladığı andan itibaren, Suruç Katliamı, Ankara Katliamı, Cizre Bodrumları, yıkılan kentler, darbe mekaniğinin harekete geçmesi, OHAL darbesi, kayyumlar, Cumhurbaşkanlığı hükumet sistemi denen aslında tamamen siyasal sistem anlayışına uymayan bir uydurma sisteminin dayatılması, seçim hileleri, basın özgürlüğünün tümüyle tasfiye edilmesi, gazetecilerin tutuklanması, ifade özgürlüğüne yönelik saldırılar… Saymakla bitmiyor. Şimdi bu ülke fotoğrafına şöyle bir bütün olarak baktığınızda bunun nedenini Kürt meselesinin çözümsüzlüğünde ki ısrardır. Aslında o noktadan baktığınızda her geçen gün domino etkisi yaratığını görürsünüz. Ve o süreçten buyan devrilen her taş halkın üzerine devrildi.” MA / Selman Güzelyüz – Sadiye Eser

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Kategoriler