Per. May 23rd, 2019

Prof. Kurul: Korkunun özgürlüğümüzü çalmasına izin vermemeliyiz

GAZETE SOKAK – Siyasi iktidarın yürüttüğü “korku stratejisi” ile toplumsal ilişkileri dinamitlediğini belirten Prof. Dr. Nejla Kurul, “Kötümser bir kültür olan korkunun elimizden özgürlüğümüzü çalmasına izin vermemeliyiz” dedi. Çıkış yolu olarak ise kendimiz, doğa ve toplum hakkında yeniden düşünmeyi öneren Kurul, “Bu hayatı yaşamak zorunda değiliz. Sonsuz bir düşünce ve eylem olanağımız var” dedi.

Türkiye’de siyaset ve toplumsal alanda giderek artan nefret söylemleri izdüşümünde eğitim alanında karşılaşılan şiddet vakaları da artmış durumda. Yüzlerce eğitim görevlisinin ihraç edildiği, öğrencilerin uzaklaştırıldığı bir ortamda yığılan polis gücü ve özel güvenlik görevlilerine rağmen silahla üniversiteye girilip, Ceren Damar örneğinde görüldüğü gibi cinayet işlenebiliyor.

Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Eğitim Yönetimi ve Politikası Bölümü’nde öğretim üyesi iken “Bu suça ortak olmayacağız” başlıklı bildiriye imza attığı için 7 Şubat 2017 tarihinde 686 sayılı KHK ile görevinden ihraç edilen Prof. Dr. Nejla Kurul, eğitim alanındaki şiddet konusunda Mezopotamya Ajansı’nın (MA) sorularını yanıtladı.

Prof. Kurul, iktidar söylemlerinin şiddeti nasıl meşrulaştırdığı, bunun sosyo-kültürel etkileri, şiddetin eğitim alanına taşınması ve bu şiddet ortamından nasıl kurtulabileceğimize dair değerlendirmelerde bulundu.

Kurul, mevcut siyasal iklim içinde düşünüldüğünde, araştırma görevlisi Ceren Damar’ın öldürülmesinin “politik” olduğunu ifade etti.

Çankaya Üniversitesi’nde araştırma görevlisi Damar’ın öldürülmesi eğitim kurumlarda yaşanan şiddet olaylarını tekrardan gündeme getirdi. Üniversite koridorları ve çalışma odalarından, özgürlük ve eşitlik düşleri değil, kendine ve ötekine karşı nefret dolu insanların yarattığı acılar yükseliyor. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Ceren Damar’ın kaybı, öğrencisi tarafından planlanarak öldürülmesi hepimizi derinden sarstı. Bizler, bilim insanları olan Muammer Aksoy (1990), Bahriye Üçok (1990) Ahmet Taner Kışlalı (1999) gibi güzel insanların üniversite dışından, gerici güçlerin planladığı suikastlar sonucu öldürülmesine ne yazık ki tanıklık etmiştik. Bu bilim insanları hiç unutulmadılar. Üniversite içinde onlar, hangi dünya görüşünden olursa olsun meslektaşları ve öğrencileri tarafından sayılan ve sevilen insanlardı. Suikastlar açıkça politik bir nitelik taşıyordu.

Damar ise öğrencisi tarafından öldürüldü, yine de politik bir nitelik taşır mı?

 Ceren Damar cinayetini oluştuğu siyasal iklim içinde düşünüldüğünde politik olduğunu görebilmemiz gerekiyor.

Nefretin nedeni kopyanın tutanağa geçirilmiş olması. Görünürde nedeni basit olsa da arkasındaki daha derin nedenlerin açıklanmasına ihtiyaç var. Bu olay, oluştuğu siyasal iklim içinde düşünüldüğünde yine politik olduğunu görebilmemiz gerekiyor. Ataerkil kurumsallaşmanın, kapitalist güvencesizliğin, işsizliğin ve aydınlara karşı şiddet diliyle sürekli konuşan yeni elitlerin, insan ilişkilerinde güvenin sarsılmasının, savaş ve şiddet söylemlerinin olduğu bir dönemde yaşadık maalesef bu cinayeti.

Üniversitelerde son yıllarda artan şiddet ve Damar’ın öldürülmesi bize neyi anlatıyor?

Aslında üniversitede cinayetlerin yakın tarihli örnekleri de var ne yazık ki. Eskişehir Osmangazi Üniversitesi’nde bir araştırma görevlisinin dört meslektaşını öldürmesi olayını anımsayalım. Yaklaşık bir buçuk yıl önce Ankara Üniversitesi’nde bir teknisyenin dört eczacıyı öldürmesi olayı, üniversite içi gerilimlerin, çatışmaların, hınç kültürünün derinleştiğine ilişkin tehlike işaretleri olarak değerlendirilebilir.

Binlerce akademisyeni sorgusuz sualsiz ihraç eden, cehaleti öven, okuyan-yazan insanlara hakaretler savuran, eleştiri hakkını kullanan sanatçıları gözaltına alan, işlerini engelleyen, kadınların her gün öldürüldüğü ve aşağılandığı bir siyasal iklimde düşünme ve eyleme yetilerini yitirme sınırına gelmiş binlerce üniversite bileşeninden söz edilebilir.

Cumhur ittifakı’nın ortağı MHP lideri Devlet Bahçeli, Türkiye’de artan antidepresan kullanımı ve çeşitli olgulardan yola çıkarak ruh sağlığındaki bozulmaya işaret ediyor. Çözümü ise, ruh sağlığı için yasa çıkarmak gibi gerçeklikten uzak. Toplumdaki gerilim ve kutuplaştırmanın bir parçası oldukları için çözümü yanlış yerlerde arıyorlar. İlginç biçimde Türkiye Psikiyatri Derneği ya da üniversitelerin psikiyatri bölümlerinden çıt çıkmıyor, siyasal iktidar uyarılmıyor. Cumhur ittifakı kendi kendine konuşuyor. Dışarıda ise derin bir suskunluk var.

Bir üniversiteye silahla rahatlıkla girilmesi neyi gösterir?

Bugün üniversitelere yıllarca hizmet etmiş ama KHK ek listelerine konularak atılmış akademisyenler sokulmazken, silahlı öğrencilerin girebilmeye başlaması ürkütücü.

Milliterleşmenin, ataerkil kurumsallaşmanın, işsizliğin ve güvencesizliğin, korku ve güvensizlik hissinin arttığı bir ortamda bireysel silahlanma motivasyonu tetikleniyor. Bir söylem, konuşma alanı olan üniversiteye silahla girilmesi, çok ürkütücü olmakla birlikte, çok ciddi güvenlik önlemlerine rağmen mümkün olabiliyor. Bugün üniversitelere yıllarca hizmet etmiş ama KHK ek listelerine konularak atılmış akademisyenler sokulmazken, silahlı öğrencilerin girebilmeye başlaması ürkütücü. Üniversite bileşenlerinin bu konu üzerine düşünmeleri gerekir. Çünkü sorun salt üniversite yönetimlerine ve güvenlik birimlerine bırakılamaz. Şiddetin toplumsal, ekonomik ve politik arka planı olduğu için bedenler bu habitustan büyük ölçüde etkilenirler.

Linç kültürü sorunları çözme anlayışı olarak görülmeye başlandı. Üniversite gibi akademi alanında da sorunların çözümü için şiddete başvuruluyor olması nasıl ruh halinin yansıması? 

Üniversite; özerkliği ve akademik özgürlükler ile devletten, piyasalardan ve baskı gruplarından bağışık, her toplumsal konunun tüm eleştirelliği ile ele alınabildiği, konuşulabildiği bir üniversite alanı. Üniversite, üzerinde baskı oluşturabilecek her üç politik öznenin insan, toplum ve doğaya karşı politikalarını ve uygulamalarını özgürce eleştiren demokratik üniversite anlayışı!

Bu sözler gerçekten kulağa çok hoş geliyor. Türkiye’de tüm toplumsal yaşam ve üniversite bu ideadan hızla uzaklaşıyor. Sorunları konuşarak çözme olanağı neredeyse ortadan kalkıyor. Jean-Jacques Rousseau’nun kült eseri ‘Emile’ kitabında şu cümle dikkatimi çekiyor: “Çocuklar konuşmaya başladıklarında daha az ağlarlar. Bu gelişme doğaldır: Bir dilin yerini başka bir dil almıştır. Acı çektiklerini sözlerle dile getirebilir duruma gelir gelmez, acı sözle anlaşılmayacak kadar şiddetli değilse, bunu neden haykırışlarla dile getirsinler ki?”

Bu sözler Türkiye için ne anlam ifade ediyor?

Türkiye’de düşünme ve konuşma yetisi ciddi biçimde geriledi. Türkiye yurttaşları, iktidar nezdinde çocuk olarak görüldüğü için “ağlamayana meme yok” deyişi, halk arasında yaygınlaştı. Ne var ki bu ağlamaların politik bir zemine taşınması engelleniyor.

Rousseau’nun bu çok yalın ve somut gözlemi, konuşamayan, bu nedenle haykırışlar ve iniltilerin duyulduğu Türkiye için bir metafor olarak değerlendirebilir. Türkiye’de düşünme ve konuşma yetisi ciddi biçimde geriledi. Türkiye yurttaşları, iktidar nezdinde çocuk olarak görüldüğü için “ağlamayana meme yok” deyişi, halk arasında yaygınlaştı. Ne var ki bu ağlamaların politik bir zemine taşınması engelleniyor.

Yurttaşlar, kamu kurumları ile sağlıklı bir iletişim kuramıyorlar, kamu görevlileri istese bile özgül durumlara ilişkin yeni çözüm yolları üretemiyorlar. Dilekçe hakkı bağlamında başvuran yurttaşlara ikna edecek yanıtlar verilmiyor. Kamu çalışanlarının ihraç edilme korkusu yurttaşla yapılan diyalogların sığlaşmasına neden oluyor. TBBM bile Türkiye’nin sorunlarının konuşulduğu politik bir mekan değil. Soru ve araştırma önergeleri Meclis’te AKP ve MHP blok oyları ile reddediliyor. O zaman protesto ve gösteri haklarını kullanmak ister insanlar, bu da mümkün değil. Sokakta ve kapalı mekanlarda yapılacak basın açıklamaları polis müdahalesi ile karşı karşıya kalıyor. İnsanlar hakkında davalar açılıyor, gün geçmiyor ki gözaltılar olmasın, tutuklamalar olmasın!. Peki insanlar nerede konuşacaklar?

Türkiye’de siyaset, bilim, sanat ve siyasete yönelen baskılar karşısında tepkilerini dile getiren Metin Akpınar, Müjdat Gezen, HDP ve CHP’den milletvekilleri, akademisyenler, gazeteciler,  öğrenciler, hukukçular gözaltına alınıyor, bir kısmı tutuklanıyor. Siyasal iktidar her toplumsal eleştiriye şiddet vaat ederken, bunun toplumsal alana yansımaları da büyük oluyor.

 Şiddet adeta meşrulaştı. Bu durum siyasal iktidarın politikalarından bağımsız değerlendirilebilir mi?

Herkesi sürekli bir korku ve güvensizlik içinde yaşatmayı amaçlayan ‘karanlık güçler’ olgusu, bu ülkenin yurttaşlarını hatta muhalefetini bile adeta felç ediyor.

Demokrasi kültürünün yerleşmediği bir coğrafyada yaşıyoruz. Devlet, kendisini sıklıkla toplumla karşı karşıya koyuyor ve devlet çıkarının asli olduğu fikrini topluma dayatıyor. Bu anlayışı eleştirerek iktidara gelen AKP, devlet çıkarının asli olduğu fikrinin yılmaz savunucusu haline geldi. Toplumsal sorunlarla hiç yüzleşmemek, eleştirileri dinlememek, iç demokratik mekanizmalarla kendi kendisini eleştirmemek gibi bir zihniyet var. Devlet hata yapmaz şiarı, başta devlet kurumlarından yurttaş düzeyine dek yerleşmiş gözüküyor. Devletteki bu bakış, insan davranışlarını da etkiliyor. Oysa şunu gördük, devletler yanlış yapıyorlar, yetkililer kandırılabiliyorlar.

Şiddetin dozu arttıkça meşrulaşan, meşrulaştıkça şiddeti sorun çözmenin imkansız bir yerleşik aracı haline gelen bir durum ortaya çıkıyor. Devlet organlarının toplumun esenliğine ilişkin en ufak kaygısı olsa, faili meçhul cinayetlerin, Roboski, Suruç ve Ankara katliamlarının hiç değilse birkaçının aydınlatılmaya çalışılması için samimi çabalar görürdük.

Herkesi sürekli bir korku ve güvensizlik içinde yaşatmayı amaçlayan “karanlık güçler” olgusu, bu ülkenin yurttaşlarını hatta muhalefetini bile adeta felç ediyor.

Eğitim kurumlarında yaşanan şiddeti besleyen sosyo-kültürel nedenler nelerdir? 

Siyasetteki bu kriz, eğitim sistemini, okulları, hatta insanların okul dışı öğrenmelerini bile büyük ölçüde sekteye uğratıyor. Üniversiteler ve okullar bir söylem alanıdır; ne var ki konuşmak yasaktır. Toplumda eleştiri istemiyorsanız, denetimi artırırsınız; okulları da bu yönelime uyduracak biçimde yönetirsiniz. Eleştiri istememek, doğruluk arayışını toplumsal denetim altında kısıtlamak demektir. Üniversiteler ve okullar kamusal alanlardır ama işletme ve gelir amaçlı STK’lere dönüşmüştür.

Okul sistemimiz, büyük ölçüde İslamcı, koyu milliyetçi, cinsiyetçi, içerik ve zihinsel tasarımlar üretmektedir. Bu haliyle okullarda dünyadaki 7 buçuk milyar insanın çeşitliliğini, Türkiye’de yaşayan insan toplumlarının çoğulluğunu, diğer bir deyişle ırkını, rengini, cinsiyetini, cinsel kimliğini, dinsel inançlarını, farklı özneleşme deneyimlerini, görmezden gelerek “hükümet sürecini” yansıtan “resmi” bir eğitim sürdürülüyor. Okul, ortak yaşam alanı olarak değil, egemen söylem ve zihinsel tasarımların ve eylemsizliğin yaşam alanı haline getirilmeye çalışılıyor.

Ortak yaşam ve kültür alanı olması beklenen okullar, piyasanın arz ve talepleri doğrultusunda akademisyenlerce üretim ve tüketime göre nitelik üretilen mekânlar olarak yeniden tasarlanıyorlar. Öğretmenler, esnek üretim ve güvencesiz çalıştırılmak üzere ve mesleki özerkliğini yitirmiş, merkezden denetlenen çalışanlara dönüştürülmek isteniyor.

Okullardaki toplumsal ilişkiler, sınav odaklı bir yapıdan dolayı, büyük ölçüde rekabet ve yarışma temelinde kurulmuştur. Fırsatçı, seçkinci ve yarışmacı bir okul yapısı vardır. Bunlar şiddeti de besleyen dinamikler olarak da değerlendirilebilir. Herkese sözde eğitim görme fırsatı verilir, ancak eğitim bir hak olarak görülmediği için, fırsatlar çocukların ve gençlerin sosyal sınıfları ve mülkiyet düzeni içindeki konumlarına göre belirlenir.

 Bahsettiğiniz sorunlar tam da siyasetin ürettiği ve toplumun her alanında görülebiliyor…Ne kadar aksi iddia edilse de, eğitim alanın siyaset dışında olduğu iddia edilebilir mi?

Eğitim sistemi ve okullarımız, siyaset krizinin açığa çıkardığı cenderenin içindedir. Eğitimi, siyaset dışı bir alan olarak inşa etmek, bu alanda toplumsal sınıfsal ve kimlik/fark eşitliğini sağlamakla mümkündür. Ama toplum ve eğitim alanı arasındaki diyalektik ilişki bunu olanaksız kılar. Yani her alanda eşitlik süreci ve özgürleşme çabaları şarttır. Yani giderek kararan yaşam bizi siyasalın kıyısında konumlanmaya doğru çağırıyor.

Terör, terörist, korku, suçlanma, mahkûm olma, hınç, kin… Bunlar Türkiye’de çok sık kullanılan kavramlar haline geldi. Umudu, özgürlükleri, adaleti ise daha az konuşur olduk…

Son bir yıl içinde, siyasal iktidar ve hakim medyanın siyaseti konuşurken en sık kullandığı kavramlardan biri ‘terör örgütü’ ve ‘terörist’tir. Türkiye’de suç kavramı ve suçlu keyfi olarak yeniden tanımlanıyor. Yasal bir siyasal parti olarak, önüne koyduğu demokratik bir siyasal proje ile 6 milyon seçmenin oyunu alan HDP suçlulaştırılmış, bu vesile ile adeta 5-6 milyon suçlu/terörist üretilmiştir. Anayasa değişikliği ile ilgili olarak referandum esnasında bu kez “hayır” kampanyasına destek veren milyonlarca seçmen, “Adalet Yürüyüşü”nü gerçekleştiren CHP lideri ve destekleyenler ‘terörist’ olmakla suçlanmıştır. Halen iktidara destek olmayan herkes, “yerli ve milli” olmadığı gerekçesiyle terör torbasının içine atılmaya adaydır.

Terör kavramı, hem kavramı kullananlar açısından hem de kavramın muhatapları açısında ‘korku’ ile iç içe. Toplumsal korku, başka insanlara karşı kendiliğindenliği öldürür ve bu yüzden de toplumsal ilişkileri dinamitler. Bu bakımdan korku kültürü güvenin ortadan kalktığı, ayrışma yarattığı bir kültürdür. Türkiye’de giderek yerleşen ve adeta bir alışkanlığa dönüşen korku kültürü, güvenin de toplumsal olarak ayrışmasına yol açmıştır. Bu söylemlere karşın demokratik siyaset başarılabilir, buna ilişkin güçlü bir düşüncenin/inancın etrafında buluşmak gerekir.

 Bu şiddet ortamından kurtulmanın yollarını nerede aramalıyız?

Etrafımızı saran korku ikliminde yaşamaktansa bu iklimi dağıtmanın yollarını aramalıyız. Okullarda, üniversitelerimizde sokaklarda ve parlamentoda yapacağımız şey budur. Kötümser bir kültür olan korkunun, elimizden özgürlüğümüzü çalmasına izin vermemeliyiz.

Türkiye’de şiddetin beslenme kaynaklarını salt mevcut devlet kültürümüzde, devlet-toplum ilişkilerinde aramak kapsayıcı bir yaklaşım olmayabilir. Şiddet bir kültür, bir hissetme biçimi, ruhsal bir olgu olarak görülebilir. Kültürün yanı sıra insanın biyolojik ve psikolojik doğasının böylesi karanlık bir yönü var. Bu yönün geriletilebilmesi olanakları da var. Şiddet, insanın doğa, toplum ve insanlarla ilişkisine bağlı. İnsan ilişkilerindeki şiddeti, diri tutan öğeleri anlamak ve tartışmak gerekiyor. Bu durum, kendi bedenimizi ve diğer insanları şiddet olasılığı karşısında hissettiklerini, ne kadarını dışa vurduklarını, nasıl baskıladıklarını anlamamızı gerektiriyor. Kapitalist ilişkiler içinde şiddetin çok kaba biçimleri olabildiği gibi, incelmiş biçimlerinin de biriktirildiğini gözlüyoruz.

Tüm ülkede suçlama ve insanlarda yaratılmaya çalışılan suçluluk duygusu bağlamında insanlar umutsuz mahkumlara dönüşmedi mi? Salt bireyciliğin buz gibi sularında kendi bedenlerine, kendi odalarına ve evlerine, cezaevlerine kapatılmış olma hali…

Korkuyu kullanarak kendini meşrulaştıran ve yurttaşlarının itaat etmesini sağlayan bir devlet, demokrasiden hızla uzaklaşıyor demektir. Çünkü korku stratejisi demokrasinin özünü oluşturan özgürlüğün kuyusunu kazar. Buradan çıkaracağımız ödev şu olabilir; Etrafımızı saran korku ikliminde yaşamaktansa bu iklimi dağıtmanın yollarını aramalıyız. Okullarda, üniversitelerimizde sokaklarda ve parlamentoda yapacağımız şey budur. Kötümser bir kültür olan korkunun, elimizden özgürlüğümüzü çalmasına izin vermemeliyiz.

 Peki, tekrar soracak olursam tüm bu şiddet ortamı nasıl aşılabilir?

Bizler kendimizi, kendi olanaklarımıza ve aynı zamanda dernek, sendika, parti, platform gibi kolektif topluluklarımızın olanaklarına atarak kurtulmalıyız korkudan. Bu halden çıkışın olanakları var ve hep birlikte kendimiz, doğa ve toplum hakkında yeniden düşünmek zorundayız. Bu hayatı yaşamak zorunda değiliz. Sonsuz bir düşünce ve eylem olanağımız var. Önce “Her şey olması gerektiği gibi” sözünü reddetmeye ne demeli? Doğa, teknoloji, üretim tarzları, toplumsal ilişkiler, gündelik yaşam pratiklerimiz ve dünya hakkında zihinsel tasarımlarımız konusunda verili, kapitalist, hiyerarşik, parçalı ilişkilerin dışında doğa, insan ve toplumdan yana ilişkiler geliştireceğiz. Şiddeti önlemek için ayrıştırma ve kutuplaştırmaya karşı yeni eşdeğerlik ağları oluşturacağız. Militer ve ataerkil kurumsal yapıları, kapitalist sömürü makinelerini sorgulayacağız. Şiddet, duygu dengesizliğidir, duyarlık yoksunluğudur, akıl bozukluğudur. Serinkanlı bir duruşun saptaması bu. Marx’ın deyişiyle; Oldukları yerde donup kalmış koşulları kendi şarkıları eşliğinde dans etmeye zorlayacağız. MA – Zemo Ağgöz

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Kategoriler