Per. Şub 21st, 2019

Paylan: Ekonomide 31 Mart sonrası karanlık

GAZETE SOKAK – İktidarın 31 Mart yerel seçimleri öncesi piyasaya para pompalamak gibi adımlar atarak “kara ekonomi”den namalandığını söyleyen HDP Diyarbakır Milletvekili Garo Paylan, ekonomide 24 Haziran seçimleri sonrasında yaşananlardan daha kötü bir tablo ile karşılacılacağı uyarısında bulundu. Paylan, “Piyasaya pompalanan paralar, yeni krizin habercisidir” dedi.

Türkiye piyasaları 2018 yılının ortalarında kendisini hissettiren döviz kuru krizi ile birlikte son yılların en derin krizlerinden birini yaşıyor. Hükümetin yanlış ekonomi politikaları ve savaş harcamalarından kaynaklanan kriz, borsa, döviz, kredi-bankacılık gibi alanlarından üretim, gelir ve istihdam alanlarında da belirgin hale geldi. Öyle ki enflasyon son 16 yılın zirvesine çıkarken, işsizliğin önümüzdeki aylarda yüzde 15 oranlarına yükselmesi beklentisi hakim.
Türkiye ekonomisinde yaşanan yapısal sorunlar başta olmak üzere ekonominin durumunu ve kriz kıskacındaki iktidarın seçim ekonomisini, ekonomist kimliğiyle de tanınan HDP Diyarbakır Milletvekili Garo Paylan ile konuştuk.
 Öncelikle son dönemdeki göstergeler ışığında Türkiye ekonomisini nasıl tanımlıyorsunuz?
Türkiye ekonomisi derin bir kriz içerisindedir. Ekonominin tüm göstergeleri bunu gösteriyor. İşsizlik rakamları ciddi yükselişte, sanayi üretiminde büyük bir düşüş var. Yine perakende satışlarda büyük düşüş var. Bakın sadece araba satışlarına baktığımızda bile yüzde 50’lik düşüş görüyoruz ve piyasada ciddi bir durgunluk var. Yani kısır bir döngü içerisindeyiz. Vatandaş yoksullaştı. En son enflasyon ve dolar kuru artışı üzerinde vatandaş aşırı yoksullaştı. Elinde üç kuruş parası olanda gelecek kaygısı için harcama yapmıyor. Ne oluyor. Böylece yeterli ticaret oluşmuyor, esnaf iş yapamıyor. Esnaf iş yapamayınca sanayi yeterli üretim yapamıyor ve böylece ciddi bir kriz ortaya çıkıyor.
 Hükümetin bu gidişata dair ekonomi politikalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
İktidar seçim ekonomisi uygulamaya başlandı. Futbol kulüplerinin kurtarılmasından yandaş sermayenin kurtarılmasına ve kredi kartları borçlarının yapılandırılmasına kadar palyatif adımlar atıyorlar. Seçim öncesi verilen destekler, seçim sonrasında vergi ve zam olarak geri dönecek.
İktidar yıllardır yaptığı gibi piyasaya para pompalamaya çalışıyor. Son dönemlerde yapılanlar bunlar. Özelikle şu anda seçim ekonomisi uygulanmaya başlandı. Bu çerçevede özellikle zora girmiş yandaş müteahhitleri, bankaları, finans kuruluşlarını kurtarma ve KOBİ’lere kredi verme derdinde.  İşte kredi kartları borçlarına kaynak bulmak için bazı panik adımlar atılıyor. Niye bunu yapıyor peki? Çünkü seçim anketlerinde büyük düşüş var. Vatandaşın birinci gündemi ekonomi. Halkta büyük bir geçim sıkıntısı var.
Bunu gidermek için de kamu kaynaklarını pompalamaya çalışıyor. Bakın futbol kulüplerinin kurtarılmasından yandaş sermayenin kurtarılmasına ve kredi kartları borçlarının yapılandırılmasına kadar palyatif adımlar atıyorlar. Seçim öncesi verilen destekler, seçim sonrasında vergi ve zam olarak geri dönecek.
Kredi kartları yapılanması yurttaşlar için olumlu bir gelişme değil mi?
Kredi kartları yapılandırması olabilir, ama nasıl bir şekilde yapıldığı önemli. Düşünün ki kamu bankası düşük faizler kredi veriyor ve bu krediler özel bankalara transfer edilecek. Yani hazineden özel banklara transfer yapılacak. Oysa yapılması gereken özel banklarına bu borçlarda indirime gidip, kredi kartı faizlerini silmesiydi. Bu şekilde belki özel bankalara bir kredi verilebilir ama bu yapılmadı. Kamu eliyle hazineden kaynak alınıp, özel bankalara verildi. Böylesi bir sorun var.
Kamu ellinden kaynak alınıp, yandaş müteahhitlere veriliyor. Bu da devletin hazinesinin bir kez daha soyulması anlamına geliyor.
 Peki palyatif olarak tanımladığınız bu adımlar ekonomide süren krizi çözüm getirir mi?
Atılan bu adımların tek hedefi var, o da iktidarın 31 Mart’ı kurtarma hedefi. Bakın iktidar 2018 yılını geçici tedbirlerle kurtardı. Bedelli askerlik ile 10 milyarın özerinde para topladılar. İmar affı yaptılar ve  15 milyar TL üzerinde para topladılar. Her defasında vergi affı yaparak, 15 katrilyon para topladılar. Eğer bunlar olmasaydı bütçenin dengesi tamamen şaşmıştı. Ama bunlar tek seferlik gelirler. Peki ya gelecek yılı ne ile kurtaracaklar. Şimdi yine çantada bir tavşan daha çıkartalım dediler ve Nisan ayındaki Merkez Bankası kârını Ocak ayında çektiler. 37 katrilyon TL Merkez Bankası’ndan hazineye aktarılacak. Bunu ne için yaptılar. Bu kaynakla seçim yatırımı yapılacak yani piyasaları biraz rahatlatmak için piyasalara verilecek. Ama bu da maalesef çözüm olmayacak.
 Atılan bu adımlarla gidilen yerel seçimler sonrası halkı nasıl bir ekonomik tablo bekliyor. Ne öngörüyorsunuz?
Hükümet “kara ekonomi”den nemalanıyor. Yani devletin kaynaklarını yandaşlarına aktarıyor. Yol ve köprüler yaptırarak, onlara geçiş garantisi veriyor. Şehir hastanesi yapıyorlar, hasta garantisi veriyorlar. Enerji anlaşması yapıyorlar, enerji alma garantisi veriyorlar ve böylece milyarlarca dolarlık kaynakları aktarıyorlar
31 Mart sonrası karanlık. Eğer bu akıl ile giderlerse ve yapısal tedbirleri uygulamazlarsa, daha büyük bir ekonomik krizi bizi bekliyor.
Sorun siyasi. Türkiye bir hukuk devleti olmadığı sürece yatırımcılar Türkiye’ye yatırım yapmak istemez. Parası olanlar da parasını alıp yurt dışında yatırım yapıyor. Yapmamız gereken Türkiye’nin bir hukuk devleti olduğunu sağlamak, vatandaşına güven vermek ve böylece tüketicinin güvenini sağlamak. Böylece vatandaşların alış verişini gelirle birleştirerek piyasanın çarklarını döndürmek. Bu da yapısal tedbirler ile olur ancak. Ancak iktidarın hukuk devleti olmak gibi bir niyeti yok. Tek dertleri geçici tedbirler ile seçimleri kurtarmak. Ama bu da çare değil.
Vatandaşlarımız elbette yapılan bu ödemeleri kabul etsinler ve mutlaka buna ihtiyaçları var ama, bu iktidara oylarını vermesinler. Çünkü yapısal tedbirler yapılmadığı sürece önümüzdeki daha büyük krizler olacaktır. Ben bu uyarıyı 24 Haziran seçimleri öncesinde de yapmıştım. Çünkü o dönemde bir seçim ekonomisi uygulandı. O dönem de piyasalarda geçici bir rahatlama sağlandı ama gördüğümüz, yaşadığımız gibi seçimden hemen sonra büyük bir ekonomik krize yuvarlandık.
Şimdi yine bir yanılsama yaratmaya çalışıyorlar. Mart ayına kadar biraz piyasaları rahatlamaya çalışıyorlar, ama bilinmeli ki yapısal tedbirler alınmadan piyasaya pompalanan paralar yeni krizin habercisidir. Krizden kurtulmanın iki yolu var. Birincisi; bu iktidardan, ikincisi ise geçici tedbirlerden kurtulmak.
Hükümet “kara ekonomi”den nemalanıyor. Yani devletin kaynaklarını yandaşlarına aktarıyor. Yol ve köprüler yaptırarak, onlara geçiş garantisi veriyor. Şehir hastanesi yapıyorlar, hasta garantisi veriyorlar. Enerji anlaşması yapıyorlar, enerji alma garantisi veriyorlar ve böylece milyarlarca dolarlık kaynakları aktarıyorlar. Bunu yaparak da siyasetlerini finanse ediyorlar. Yani onlara aktardıkları kaynakları karanlık ekonomi ile siyasetlerini finanse ediyorlar. Böyle bir karanlık çark var. Bu çarkı kırmamız lazım. Bu çarkı kırmamız da ancak şeffaflık ve yapısal reformalar ile olabilir.
Çizdiğiniz bu tabloya rağmen iktidar kanadından ekonomiye dair yapılan yorumlarda kriz kelimesine bile rastlayamıyoruz. İktidar krizle ne zaman yüzleşecek?
Türkiye’de geleneksel bir alışkanlık var. Bir şey olduğunda suçlu olarak hep dış mihrak gösterilir. Oysa ki bu ekonomik krizin şartlarını AKP iktidarı yarattı, Recep Tayip Erdoğan yarattı. Dolar 4,5 TL iken Erdoğan dedi ki; ‘Eğer ki paranızı yurt dışına kaçırırsanız, bizim B ve C planımız var.’ Bu ne demektir. B planı ile bankalardaki paraları dondurmak, C planı ile de bu paralara el koymak.
Bunu duyan paralı kesimler paralarını daha çok kaçırma telaşına girdiler. Dolar 7 TL üzerine çıktı. Faizler yüzde 30’lara uçtu ve büyük bir ekonomik krize yuvarlandık. Oysa bir devlet başkanı bunu söyleyemez. Herkesin can ve mal güvenliği devletin güvencesindedir. Ama bunu söylediği için bu kriz çıktı. Ama sorumlu olarak yine dış mihrakları gösterdiler. Böylesi bir algı operasyonu yaptılar. Bu krizin müsebbibi Recep Tayip Erdoğan’ın söylemleri ve yanlış politikalarıdır. Her krizden de dış mihrakları suçluyorlar, oysa mihrak içeride. Yani hata yapan anlayış, krizi dillendirmese bile krizin bedelini ödemelidir.
Türkiye ekonomisine dair sürekli yapısal sorunlardan bahsedilir. Nedir bu yapısal sorunlar?
 Zengin ile fakir arasındaki uçurum derinleşiyor. Bakın çocuklukta bir oyun vardır. Bir misketle oyuna başlandığında eğer tüm misketleri bir kişi alırsa oyun biter. Diğerlerinde bir varlık yoksa hareket de olmaz. O açıdan biz bu misketleri tüm vatandaşlarımıza dağıtmamız lazım ki ticaret sürsün, oyun sürsün
Yapısal sorunların en temeli, vergi anlayışıdır. Bu çok net. Bir devlet hizmetler yapmak için elbette vergiye ihtiyaç duyar ama bakıyoruz ki servetin yüzde 60’ı nüfusun yüzde 1’nin elinde. Tüm Türkiye’nin tüm varlıklarının yüzde 60’nı nüfusun yüzde birinin… Geri kalan yüzde 99’luk kesim ise, yalnızca yüzde 40’ına sahip. Bu anlayış nasıl olmuş. AKP yalnızca yoksullardan vergi alıyor, zenginlerden vergi almıyor. Ne oluyor o zaman? Zengin ile fakir arasındaki uçurum derinleşiyor. Bakın çocuklukta bir oyun vardır. Bir misketle oyuna başlandığında eğer tüm misketleri bir kişi alırsa oyun biter. Diğerlerinde bir varlık yoksa hareket de olmaz. O açıdan biz bu misketleri tüm vatandaşlarımıza dağıtmamız lazım ki ticaret sürsün, oyun sürsün. O yüzden AKP’nin yandaşı olan yüzde 1 nerdeyse servetin tamamına sahip ve gelirin de tamamına sahip. Bu anlamda yapmamız gereken ilk adım, vergi politikasını değiştirmek. Verginin ağırlıklı olarak o en zenginleşmiş yüzde 1’lik kesimden alınmasını sağlamak. Diğer vatandaşlarımızdan da gelirlerine göre daha az bir şekilde vergi alınmamız lazım. Bu şekilde hem kamu maliyesi düzelir, hem de bu sosyal, ekonomik adalet sağlanmış olur ve çarklar da döner.
İkincisi ise, hukuk politikası. Türkiye hukuk devleti olmaktan çıkmıştır. Hukuk devleti olması için ivedi adımların atılması lazım ve bu konuda da meclisin sorumluluk alması lazım. Tek adamla Türkiye hep kan kaybediyor. Bakın 2008 yılında kişi başı gelirimiz 12 bin doları bulmuştu. AKP’nin hedefi 2023 yılında kişi başı geliri 25 bin dolara çıkartmaktı. Şu anda kişi başı milli gelir 8 bin 500 dolara düştü. 10 yıl geçti 8 bin 500 dolara düştük ve daha da düşüyor. Suyun başını tutan küçük azınlığı, suyun başından çekip o kaynağın geniş kesimlere dağıtılması lazım.
Ekomomik krizin nedenlerinden biri olarak partinizce de sıklıkla dile getirilen Kürt sorunu arasındaki ilişkiyi tam olarak nasıl tanımlıyorsunuz?
2015 yılında güvenlikçi politikalara ayrılan bütçe 50 milyar TL. 2019 bütçesine baktığımızda ise, bu kaynak 150 katrilyon civarında. Yani üç katına çıkmış durumda. Yani Kürt meselesinde çözüm iradesinden kopulduğu günden bu yana ekonomide her anlamda geriye doğru gittiğimizi görüyoruz
2015 yılına yani barış sürecinin sürdüğü güne kadar Türkiye ciddi rakamlar ile büyüyordu. Ağır aksak olsa da pek çok konuda reformlar yapabiliyordu, en azında huzur vardı. İnsanların gelecek ile ilgili umutları vardı. Böylesi bir dönemde hem yerli sermaye, hem de yabancı sermaye Türkiye’de yatırım yapıyordu. Vatandaş geleceğe güvenle bakmaya başlamıştı. Ama çözüm sürecinin bittiği günden bugüne hep kan kaybettik. Bakın sadece güvenlik harcamalarına bakarsak bile ilişkiyi anlarız. 2015 yılının güvenlikçi politikalarına bakalım. Jandarma, İçişleri Bakanlığı, Milli Savunma Bakanlığı’nın tüm bütçelerini toplarsak 50 milyar TL yapıyor, yani eski para ile 50 katrilyon yapıyor. Bugün yani 2019 bütçesine baktığımızda ise, güvenlik politikalarına ayrılan kaynak 150 katrilyon civarında. Yani üç katına çıkmış durumda.
Siyaset tercih meselesidir. Eğer ki siz tercihiniz güvenlikçi politikalardan yana koyarsanız bir yerlerden kesmeniz lazım. Kimsen kesiliyor bu paralar. İşte emekliden, işçiden, çiftçiden ve eğitimden kesiliyor. Bu daha az hastane demek, daha az eğitim demek, daha az hizmet demek. Bu anlamı ile hepimizin geleceğinden çalınması demek. Yani Kürt meselesinde çözüm iradesinden kopulduğu günden bu yana ekonomide her anlamda geriye doğru gittiğimizi görüyoruz. Demokrasi krizi, ekonomi krizini getirmiştir ve demokrasi kriz çözülmeden ekonomik krizden çıkış mümkün değildir.
 Demokrasi krizi ile ekonomik kriz arasındaki ilişkiyi biraz açabilir misiniz?
Türkiye şimdi TL’ye yüzde 25, dolara yüzde 7 faiz veriyor. Oysa demokratik ülkelerde dolara yüzde 1 yada 2, Euro’ya da yüzde 1 faiz veriyor. Bu para oraya daha az bir gelirle gidiyor ama diyor ki hiç değilse param güvende. Türkiye’de bu anlamda böyle kaybediyoruz. Yani güvenli ve demokratik  bir ülke olmadığımız için büyük faizler ödüyoruz. Bakın bu bütçedeki ikinci en büyük kalem güvenlik kalemi 150 katrilyon. Bir diğeri ise 120 katrilyonu bulan faiz ödemeleri. Çünkü sermayedarlar Türkiye’de daha fazla risk gördüğü için daha yüksek bir risk primi karşısında yani daha fazla faiz istiyor. Bu faiz ise yoksulların cebinden çıkıyor. Eğer tercihlerimiz demokratik bir ülkeden yana alırsak, o zaman risk azalır ve faizler düşer. 2015 öncesinde faizler yüzde 6 yüzde 7 civarındaydı ve bütçeden çok daha az faiz ödüyorduk. Silaha, savaşa daha az kaynak ayırıyorduk. Daha çok sosyal harcamalara, eğitime, sağlığa kaynak harcıyorduk. Bu tam istediğimiz gibi değildi ama hiç olmasa o yoldaydık. Şu anda ise tüm sosyal hizmetler geri plana itilmiş ya saraya kaynak ayrılıyor, ya silaha, tanka, topa füzeye kaynak ayırılıyor ya da faize kaynak ayrılıyor. Vatandaşlarımız yoksulluklarını bu hükümetin politikalarında arasınlar. Onun için bu seçim bu halklar için bir fırsattır. Vatandaşlarımızın bunu görüp gerekli cezayı sandıkta kesme cezası vermeye çağırıyorum.
Örtülü ödeneği de bu savaş politikalarına dâhil edebilir miyiz?
Kesinlikle. Suriye savaşı başlamadan önce örtülü ödenek rakamları düşüktü. Ama ne zaman ki Suriye’deki iç savaş başladı, bir yandan örtülü ödenek rakamları katrilyonları buldu. Aslında bu örtülü ödenek değil, açık ödenek. Biz bu ödeneğin nereye gittiğini biliyoruz. Suriye’deki o cihatçı çetelere gidiyor. Yani orada Suriye rejimini yıkmak için oradaki kaynaklara aktarıldı. Yine Kürt halkının oradaki diğer halklar ile birlikte yerel bir demokrasi kurma iddiası tahkim olunca bu anlayışı yıkmak için Türkiye’nin desteklediği oradaki unsurlara bu kaynaklar aktarıldı. Milyarlarca TL oraya aktarıldı.
 Doğrudan ya da örtülü ödenek yolu ile Türkiye’nin güvenlik politikalarına harcadığı kaynağın bütçeye oranı nedir? Buna ilişkin elinizde veriler var mı?
Sadece S400 füzesi almaktan vazgeçsek, 200 bin öğretmen atamasını yapabiliriz. Patriot füzesi almaktan vazgeçsek, çiftçi ödemelerini yapabilir ve verilen desteği iki katına çıkartabiliriz. Örtülü ödenekle Suriye’deki o yapılara kaynak ayrılmazsa, asgari ücreti biz 3 bin TL’ye çıkartabiliriz. Emekli maaşları 3 bin TL olabilir.
Hükümetin savaş politikası sonucu 150 katrilyon güvenlik harcamalarına ayrıldı. Savaş politikası izlendiği ve güvenilir bir ülke konumunda olunmadığı için de Türkiye’ye yatırım yapılması için yatırımcılar yüksek faizlerle ancak yatırım yapabiliyor. Şimdi 150 katrilyon TL güvenlik harcamalarına, 120 katrilyon lira faiz ödemelerine, bir de 10 katrilyon üzerinde bir örtülü ödenek rakamı var. Türkiye’nin 800 milyar TL’lik bir bütçesi olduğunu göz önünde bulundurduğumuzda bütçenin yarısı güvenlik adı altında harcanıyor.
Bakın sadece S400 füzesi almaktan vazgeçsek, 200 bin öğretmen atamasını yapabiliriz. Yalnızca Patriot füzesi almaktan vazgeçsek, çiftçi ödemelerini yapabilir ve verilen desteği iki katına çıkartabiliriz. Ülkenin tüm okul ve hastanelerini tekrar ihya edebiliriz. Yani bu tercihler meselesi… Biz güvenlik politikalarına daha az harcama yapsak, ortam da güvenli olur. Faizi de daha az harcayacağız. Örtülü ödenekle Suriye’deki o yapılara kaynak ayrılmazsa, asgari ücreti biz 3 bin TL’ye çıkartabiliriz. Emekli maaşları 3 bin TL olabilir.
Son olarak bu adımlar yerine 31 Mart öncesi ‘seçim ekonomisi’ uyguladığını belirttiğiniz iktidarın ekonomi politikalarına dur demek için neler yapılabilir. Aksi durumda bizleri neler bekliyor? 
24 Haziran seçimleri sonrasında neler olduysa gene aynısı, hatta daha kötüsü olacak. 24 Haziran seçimleri öncesinde piyasayı kredi garanti fonları ile paraya boğdular. Çeşitli kaynaklar ile piyasayı kaynağa boğdular ve geçici bir rahatlama oldu. Bunu kortizon etkisine benzetebiliriz. Hani çok ağır durumda ise, kurtuluşu yoksa, hastaya kortizon verirsiniz. Hasta geçici olarak kendisini iyi his eder. Oysa kortizon geçici bir rahatlatma sağlar. Ama kortizon bittiği anda hasta eskisinden daha kötü olur. Çünkü büyük bir hastalığı vardır.
Yapmamız gereken ameliyatı yapmaktır. AKP ameliyattan kaçıp, hep kortizon veriyor. Şimdi de kortizon vererek hastayı seçim sonrasında kadar yaşatmak istiyor. Bünye seçimlere kadar belki iyi hissedecek ama emin olun bu doktordan kurtulmadığımız sürece, bu doktoru değiştirmediğimiz sürece yeni hastalıklar bizi bekliyor. Eğer ki AKP tekrar güçlü olarak bu seçimden çıkarsa emin olun yeni ekonomik ve derin krizler bizi bekliyor.
MA / Selman Güzelyüz – Diren Yurtsever 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Kategoriler