Per. May 23rd, 2019

Gökçer Tahincioğlu: Ankara korku iklimini yaşıyor

GAZETE SOKAK – ‘Yeni Türkiye’yi değerlendiren kıdemli gazeteci Gökçer Tahincioğlu, sokaktan sanata, yargıdan bürokrasiye yayılan bir korku ikliminin Ankara’ya hakim olduğu görüşünde. Tahincioğlu, yeni bir “çözüm süreci” konusunda ise, “Mevcut siyasi denklem bütünüyle müzakere ve diyalog yöntemlerinin dışlanmasından yana, kısa vadede mümkün değil” diyor.

Türkiye’nin “yeni sistemi”yle birlikte kurumsal dönüşümün sanat, hukuk, siyaset ve medya gibi yaşamsal alanlara yansımasını Ankara’nın en kıdemli yargı muhabirlerinden Gökçer Tahincioğlu ile konuştuk. 22 yıllık tecrübe, deneyim ve gözlemleriyle Ankara’daki değişimi amasız, fakatsız dile getiren gazeteci Tahincioğlu, yüzleşmenin gerekliliği ve zorluklarını, yargının ürkekliğini, hakim ve savcıların travmasını, sokağın sessizliğini, erkene ayarlanmış toplu taşıma araç saatlerini, mutlu olanların yarattığı endişe ve tabi gidişattın beyhudeliğini anlattı. Bir Ankara özeti için buyurun…

Türkiye’nin değişim ve dönüşüm sürecinde Ankara belirleyici. Mesela sokaktan başlarsak, gözlemlerine göre nasıl bir değişim var?

Sadece Ankara değil ama özellikle Ankara özelinde uzun zamandır sokakları umutsuz görüyorum. Öncelikle genel atmosfere bakarsak geçinme telaşı bütün diğer duyguların önüne geçmiş durumda. Ankara’da özellikle CHP’nin uzun yıllardır yönettiği belediyelere baktığımızda ise referandum ve Cumhurbaşkanlığı seçimi-genel seçim sürecinden kaynaklı bariz bir kızgınlık var. Hala “yerel seçimde ne olursa olsun” diyen geniş bir kitle var. Ve büyük bir bölümü hem 24 Haziran seçiminin akşamında yaşananlara, hem de sonrasındaki parti içi iktidar mücadelesine kızgın. İktidar açısından bakılırsa belki de ilk kez halkta geçim sıkıntısının verdiği bir yorgunluk gözüküyor. Ancak yine de muhalefet diri bir alternatif olarak durmuyor. Sokaklara, hak talebi, demokratik tepki boyutuyla bakarsak, Ankara uzun zamandır yasaklarla anılan bir şehir. Özellikle önceki vali (Ercan Topaca) döneminde parklardan LGBT etkinliklerine, konserlerden Kızılay’ın tamamına kadar uzanan yasaklar konuldu. Demokratik hak arayış yöntemlerine karşı uygulanan aşırı sert önlemler, insanlarda endişe yarattı. Bu endişe kendileriyle ilgili de değil. Eyleme katılırsam yakınlarımdan biri mesleğinden atılır mı, işe girmesi engellenir mi endişesi. Attığınız küçük bir adımın çok devasa sonuçlar üretmesi, insanları tepkisizliğe itiyor. Bu da insanların taleplerini en doğrudan iletebildikleri yöntemleri etkisiz kılıyor. Artık insanların sokağa çıkmayı bütünüyle riskli ve manasız bulduğu bir kent kültürü oluşuyor. Oysa insanlar bir biçimde çıkar taleplerini söylerler, sonuç alırlar almazlar ama bir müzakere ortamı yaratabilirler. Uzun bir süredir bunun mümkün olmadığını görüyoruz.

Ankara çok uzun bir zamandır yaşamın erken bittiği bir şehir. Bu Ankara’ya biçilmiş bir rol aslında. Çok uzun süre toplu taşıma saatlerinin buna göre ayarlanması, insanların erken evine gider hale gelmesi şehrin dokusunda bir sıkıntıya neden oldu.

Sanat, edebiyat… Her şey haliyle etkileniyor. Eskiden Ankara’dan geçer not almayan bir tiyatro oyunun kalitesi tartışılırdı. Hala öyledir diyebilir miyiz?

Ankara’da hala devam eden bir gelenek bu. Ama memleketin genel atmosferinde kültür-sanat ne kadar yer tutuyor? Ankara da doğal olarak o kısırlıktan payını alıyor. Ankara çok uzun bir zamandır yaşamın erken bittiği bir şehir. Biz İstanbul’dan dolayı Ankara’yı biraz daha küçük bir şehir olarak görürüz ama baktığın zaman bir ülke büyüklüğünde nüfusu vardır. Fakat İstanbul’dan gelen herkesin ortak gözlemidir; burada hayat ne kadar çabuk bitiyor. Bu Ankara’ya biçilmiş bir rol aslında. Çok uzun süre toplu taşıma saatlerinin buna göre ayarlanması, insanların erken evine gider hale gelmesi şehrin dokusunda bir sıkıntıya neden oldu. Ama Ankaralı hala iyi oyunları takip eder. Ama memleketin genelinde kültür- sanat ve edebiyata verilen değer ortadayken, kültür-sanat etkinliklerinin gündemi eskisi gibi etkileme gücü de yok.

Ankara’nın koridorları tarif edildiğinde soğuk, buz gibi denilirdi. Tabi buna itiraz ve rahatsızlık üzerinden gelen bir siyasal iktidar var. Yeni Türkiye’nin o koridorlara yansımasını nasıl görüyorsun?

Ankara’da gazetecilik yapanlar, doğal olarak devletin merkezinde, devlet kurumlarıyla iç içe çalışırlar. Bürokrasiye hâkim olmanız gerekir. Bu soruya iki ayrı yanıt verilebilir. Bir; Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nden kaynaklı ne yapacağını bilememe halini çok fazla gözlemliyorsunuz. Eskiden siyasetçi ‘bizim ayağımıza bürokrasi takılıyor’ derdi. Şimdi ise bürokrasiden yana sorumluluk almama halinden kaynaklı bir şikayet var.

Yanlış olduğunu görüyor ve bunun altına imza atmaktan kaçınma halini mi kast ediyorsun?

Bu da olabilir ama daha vahimi, ürkme hali. Bir basit işlem, yoldaki çukur kapatılacak misal, bunda bile bir geri durma halini görebiliyorsunuz. En basiti gazeteciler, STK’lerle olan iletişim çok aza inmiş durumda. Çünkü kimse nerede ne kadar kalacağını, hangi kurumun hangi görevi yaptığını, ertesi gün nerede olacağını çok fazla bilmiyor. Kurumların yapısı en baştan değiştirildi, bir yerlere bağlandı. Bürokrasinin buna çok ayak uydurduğunu söyleyemeyiz. Bu yüzden siyasetin gözüne bakarak çalışan bir yapı var.

İkinci olarak; hükümet sisteminden bağımsız, Türkiye’de son 10 yıllık süreçte başka bir ülkenin yüz yılda yaşayabileceği nitelikte olaylar yaşadık. Buna darbe girişimi, çözüm süreci, çözüm sürecinin bitirilmesi, Ergenekon süreci dâhil. Her biri o ülkenin yeni baştan tarif edilmesi, yeni baştan bazı kurumlarının ele alınması gerektiğini ortaya koyacak nitelikte olaylar. Bu kadar sarsıntılı dönemden geçtikten sonra bir endişe çok fazla gözlemleniyor. OHAL dönemi, KHK’ler… Cemaat mensubu veya aktif bir şekilde 15 Temmuz’da rol alanlar kendisini biliyordur. Belki sürece hazırlıklıdır ama onun dışında arkadaşının jurnallemesiyle, bir başkasının bir şeyler yapmasıyla kendinizi KHK’lerde bulabiliyordunuz, şimdi de soruşturulur halde buluyorsunuz. O süreçte şöyle bir eğilim baş gösterdi; Hakkınızda bir ihbar var, ben o ihbarı saçma bile bulsam ve bakmazsam, buna savcısı da, x bakanlıktaki müfettişi de dâhil, bakmazsam ben o şekilde suçlanabilirim gibi bir korku zinciri oluştu. Bu endişe zinciri nedeniyle de siyasete göre yanlış adımı atmaktan korkan bir bürokratik yapı ortaya çıktı.

Benim kişisel gözlemim, en tedirgin kesimlerden birisinin adliye olduğu noktasında. Hâkim ve savcıların iki ayrı travması var.

Bu durum yargıya yansıyor mu?

Benim kişisel gözlemim, en tedirgin kesimlerden birisinin adliye olduğu noktasında. Hâkim ve savcıların iki ayrı travması var. Bir, yıllardır yan yana çalıştıkları ve en etkili pozisyonlarda olan insanlar 15 Temmuz darbe girişimi nedeniyle ya tutuklandılar ya ağır cezalara mahkûm edildiler. 4 bine yakın hâkim ve savcı ihraç edildi. Bu o dönemde neredeyse yargı teşkilatının 3’te biridir. Ergenekon, Balyoz, o insanların hayatına mal olan icraatları yapan hâkim ve savcıların büyük bölümü kaçıp gittiler. Ama başka bir kesim daha var. Suskunluk sarmalı dediğimiz yapı oluştu: Uyum sağlamak. ‘Bunu yapmazsam bana ne derler’ şeklinde bir korku atmosferinin hâkim olduğunu düşünüyorum. Bu nasıl kırılır, muhtemelen çok kolay değil.

T24’te kıymetli bir iş yapıyorsun. Yüzleşme adıyla dosya dosya gittiğin bir bellek çalışması. Biraz o çalışmayı anlatır mısın?

Yüzleşebilmek için, bazı temel ilerlemeleri sağlayabilmek için hafızayı çok diri tutmamız gerekiyor. Bu yüzden bellek çalışmalarını eskiden beri çok önemserim. Türkiye’de bellek çalıştığınızda yine bugüne uzanıyor ve güncel aslında hadise. O olaylarla ilgili dosyalar açık kalmış, cezasız bırakılmış ve cezasız bırakılması için olmadık yöntemler denendiği için bu güne kadar uzanmış. Şuna çok inanıyorum; Bizim bir dil kurmamız gerekir. Yüzleşmeye sağlayabilmek için o dili kurmamız şart. O dili aynı şekilde düşündüğümüz insanlar için değil, farklı bakan ve düşünenler için kurmak gerekiyor. Sana ne olduğunu, bana ne olduğunu, ona ne olduğunu, birisinin başına ne geldiğini, bu başa gelene karşı ne yapıldığını anlatmak ve o hikayeyi karşıya aktarmak için gerekli o dil. Benim eskiden beri yapmaya çabaladığım şey bu dilin oluşumuna katkıda bulunmak.

Devlet görevlilerinin faili olduğu her hangi bir vakada bir cezalandırma yoluna gidilmesinin, devletin elini zayıflatacağına yönelik yanlış algı, bütün iktidarlar döneminde olduğu gibi bu dönemde de kazandı.

Bu bellek çalışmasında güncel olayları tarihsel olaylarla bağ kuruyor musun?

Yeni Türkiye deniliyor ya sürekli. Yönetim biçimi, alışkanlıkların değişmesi, yeni bir parlamenter sistemden başka tür bir sisteme geçilmesi, eskiden çevrede olanların şimdi merkeze yerleşmesi ve bununla birlikte inşa ettikleri sistem açısından bakarsak bunu söyleyebiliriz. Ama yargı pratikleri açısından bunu söylemek bence pek mümkün değil. Aksine devlette devamlılık var. Yargı pratikleri açısından çok daha farklı bir şey görmüyorum. İnsanlar biraz cemaat dönemi, AKP dönemi gibi bakıyorlar. Oysa sürekli konjonktüre göre hareket eden fakat insan hakları odaklı dosyalar söz konusu olduğunda ezberini katiyen bozmayan ve konjonktüre göre daha da her şeyi daha ağır uygulayan bir yargı yapısı var. Tüm dönemlerde devam eden bir cezasızlık pratiği var.

Tarihsel bir akış var…

Tarihsel ve değişmeyen uygulamalar, günden güne geliştirilen uygulamalar ve aynı tip dosyalar üzerinde mutlaka. Failin bir devlet görevlisi olduğu, failin devletin anlayışı nedeniyle oluştuğu olaylarda, devletin emniyet güçlerinin ve yargının pratiği maalesef değişmiyor.

Her siyasetçiden duyduk şu “Ankara dehlizlerinde kaybolmayacak” söylemini. Ne oldu Susurluk, Roboski, 28 Şubat, Cumartesi Anneleri’nin peşinde olduğu her bir dava? Ankara’nın dehlizlerine ne oldu?

Dehlizlerde kaybolmaz, orada bir yerde durur. Durması istenir. Günü geldiğinde belki o dosyalar farklı bir biçimde açılır. Günü gelmediğinde unutulmuş gibi yapılır. Aslında Ankara dehlizlerinde kaybolma lafının ortaya çıkışı da cezasızlık politikasının devlet tarafından kabulüdür. O lafın taşıdığı espri bir tarafa, bütün o süreçlerin bilinçsizce, yargısal hatalarla, yargısal değerlendirme hatalarıyla oluşmadığını herhalde siyaset de, devlet de, yargı da, emniyet de biliyor. Zaten cezasızlık dediğimiz şeyin özü bu. Devlet görevlilerinin faili olduğu her hangi bir vakada bir cezalandırma yoluna gidilmesinin, devletin elini zayıflatacağına yönelik yanlış algı, bütün iktidarlar döneminde olduğu gibi bu dönemde de kazandı.

Bunca şeye rağmen, yüzleşmeye inanıyor musun?

Çok güzel bir soru. Olması gerektiğini düşünüyorum ama hiç olmadı. Bırak insanlar arasında hakikat üzerine bir yüzleşme yaşanmasını, insanların kendileri ile bile yüzleşmediğini düşünüyorum. Çok zor bir mesele, bu nedenle birçok sorunu halledemiyoruz. Özeleştiri kültürünün olmadığı bir toplum… Düşen bir bardak söz konusu ise herkes ben yapmadım o koydu, o buradan alsaydı düşmezdi gibi bir birini suçlama eğilimi gösterir bu toplumda. Yüzleşmenin kültür olarak, özeleştiri mekanizması ile beraber hayatımıza girebilmesi çok zor. Kendisi ile yüzleşemeyen bir insanın kendi yaptığı eylemler nedeniyle mağduru ile yüzleşebilmesi ya da bir insanın benimsediği siyasi görüşlerinin neden olduğu olaylardan dolayı ortaya çıkan şeyle yüzleşebilmesi ve bunun muhasebesini yapması. Desteklediği fikrin veya icraatın sonuçlarının olduğunu görebilmesi, şu an için imkânsız gibi geliyor. Bu mümkün olsaydı, muhtemelen cezasızlıktan söz etmezdik. Özneyi devlet yaparsak, bu kodlardan arınmadıkça imkansız gibi. Ama inatla bunu denemek zorundayız.

Galiba çok şey dallandı, budaklandı. Daha da işin içinden çıkamaz hal alıyor gibi. ‘Benle sen’ yüzleşmeden artık çocuklarımız dâhil oldu. Anne babalar dâhil oldu. Bahsini ettiğin suçlama meseleleri de dâhil olunca, iş daha da zorlaşıyor gibi…

En basiti çocukların bile ailelerinin nereli olduğuna göre tarif edildiği bir ülke doğdu. Zaten şunun çocuğu şöyle olur, bunun çocuğu böyle olur. Zaten yüzleşemediğin her toplumsal mesele, halledemediğin, kronik bir sorun haline gelmiştir. Bunun örneklerini birçok başlıkta görüyoruz. Çünkü meselenin asıl tarafı olan ilk kuşaklar bunu halledemediğinde sonraki kuşaklar dolaylı olarak, sloganlar üzerinden bunu konuşmaya başlarlar. Hakikat arayışı çok daha fazla zorlaşır. Eskiden olmuyor muydu? Oluyordu. Deden şuna katılmış diye insanların devlete alınmadığı örnekler var, bununla ilgili davalar var, fişlemeler var. Fişlemelerin kaldırılmasını konuşurken, ‘Senin kuzeninde şu eyleme katıldı, kusura bakma ben seni işe alamayacağım’, ‘Şu listede adın çıkmış, sende bunun arkadaşıymışsın’ gibi söylemler var. Ama artık devlet zaten yapıyor da devletin tekelinden de çıkmış durumda. Bireye sirayet etmiş. İşveren mesela bir biçimde soruşturma geçirmiş, bir biçimde başından bir şey geçmiş kişiye iş vermiyor. Onunla arkadaşlık yapandan uzak duruyor. Bu bir tecrit etme, dışlama ve ağır bir travma. İş bulamıyor, AB fonu ile iş yapayım diyor, devletin de birçok kurumu AB fonu ile çalışıyor, emniyetinden yargısına herkes fonlarla eğitimler veriyor. Fonla çalışıyor, ona sen bunun adamısın, ‘teröristsin’ diyor. Bir başkasına ajan diyor. Bunlar yıllardır içimizde yaşayan yüz yüze baktığımız insanlar. Doğal olarak bu kadar kolay suçlanır hale geldiği için insanlar kolay suçlanmaktan korkuyorlar. Onun için en basiti nedir, sokağa çıkmam, ismi internet taramasında çıkan birisiyle çok muhatap olmam, şuna bakmam, sosyal medyada açıktan değil WhatsApp’tan konuşayım, aman şu gazeteyi almayayım gibi herkesin bir biçimde endişe ettiği bir yapı doğuyor. Ona karşı da söylem hazır: Biz niye endişe etmiyoruz, demek ki bir şeyiniz var…

Bunu söyleyen mahallenin kendisi ne durumda? Var mı bir gözlemin?

Genel olarak Türkiye’nin eskimeyen taraflarından biri budur. İktidar olduğunda mağduriyet unutulur. Şimdi bunun en donanımlı halini görüyoruz. Ama tehlikeli olan özeleştiri bir tarafa artık bütün bunların doğal karşılanması o mahallede. Yani artık olayın içini bile anlamaya gerek yok. Böyle mi denildi, tamam böyle. Toplumsal katmana yayılmış durumda bu hal. Endişe verici olan da bu.

İletişiminde azalma meselesinden bahsettin. Mesleğimiz gereği bunun sıkıntısını çok yaşıyoruz. Ankara’nın deneyimli çok gazetecisi vardı, ne yapıyorlar şimdi?

Aslında mecra arıyorlar. Gazetecinin gücü çarşının kalabalık olmasından geçer. Çarşı kalabalıksa, gidip çalışacak bir dükkân bulunur. Ben sözümü orada söylemezsem, burada söylerim der. Diğer kurumların varlığı gazeteciler için mühimdir. Şimdi neredeyse hiç “diğer” kurum kalmadı. Muhabir ve haberin değersiz hale getirildiği bir ortam oluşturuldu. Hali hazırda sermaye olarak güçlü mecralarda çalışan çok kıymetli arkadaşlar büyük emek sarf ediyorlar. İki satır haberi gazetelere sokmak için çok büyük emek sarf ettiklerini biliyorum. Bir öyle arkadaşlarımız var o emeği gösteren ve mutsuz olan. Bir de artık hiç mecra bulamayanlar var. En küçük bir yazma fırsatını bile kullanarak, çalışmaya gayret ediyorlar. Ama sonuç olarak bu tek seslilik, sadece istenilen seslerin duyulmasını arzu eden hal, kimseye fayda getirmez. En büyük zararı bu süreçte gazeteciler gördü ama gazetecileri patronlarla, medya sermaye iktidar ilişkileri ile tarif etmek çok doğru değil. Yani basın emekçisi dediğimiz insanlar, evet bu meslekten geçinen ama dertleri gerçekten hakikat arayışı olan insanlar. Her iktidar döneminde de bu arayışlarını sürdürdüler. Sende çok iyi biliyorsun. O insanların seslerini duyurabilecek mecraları olabildiğince arttırmak bu ülkeye kazandırır.

Ülke sorunlarına dönersek… Kürt sorununda bu günlerde yeni bir ‘çözüm süreci mi var’ yönünde fısıltılar dolaştırılıyor. Senin, deneyim, gözlem ve pratiklerine göre, yeni Türkiye’yi şekillendirenlerin kafasında ne var. Bu soruna dair, ne yapmak istiyorlar. Yok denilince yok mu oluyor?

Çok doğrudan bir yanıt vermek mümkün değil. Hiçbir şey yoktan var olmuyor, varken de yok olmuyor. Yok dediğinde de bir şey yok hale gelmiyor. Bir kere daha boyutlanmış bir mesele var, Türkiye’nin önünde. Suriye ve İran boyutu var. Denklemler, içerisindeki aktörler fazlalaşmış. Ama Ankara’nın genel eğiliminden gördüğümüz ve anlaşılan hem Oslo Süreci hem de 2015’te biten Çözüm Süreci yöntemlerinin denenme eğiliminin olmadığı. Mümkün olduğunca güvenlikçi politikalarla işte örgütü minimize etme ve onun siyasi uzantısı olarak gördüğü HDP’yi bütünüyle yok sayma, mümkünse sorunu biraz zaman yayarak, bu aktörleri devre dışı bırakarak, toplumu dönüştürerek çözme gibi genel bir düşünce var. Suriye’deki gelişmelerle, uluslararası konjonktürle bağlantılı bir tavır bu. Ankara da bunu görüyor. Benim gözlemlediğim, bu hatta uzunca bir süre gidileceği. Benzer yöntemlerin deneneceği yorumları var. Ama bunu güncel siyasetle birlikte düşünmek gerekir. Mevcut siyasi denklem bir kere bütünüyle müzakere ve diyalog yöntemlerinin dışlanmasından yana olan bir iktidar yapısını zorunlu kılmış durumda. Bu durum sürdüğü müddetçe belli ki farklı hareket edilmeyecek. İkincisi zorunluluk yok, zaten çözüm sürecinin bittiği aşamaya bakarsak, MHP’nin hiç denklemde olmadığı bir siyasi harita varken ortada, bundan vazgeçildi. Nedenleri tartışılabilir ama bu yöntemin işlemediği, siyaseten de iktidarın kendisine zarar verdiği ve mümkün olmayacağı, üstüne bir de Suriye’deki atmosferin beka sorunu yarattığı gibi gerekçelerle karara varıldı. Buradan dönülmesinin çok mümkün olmadığını düşünüyorum açıkçası. Orta ve uzun vadede Suriye’de olup bitenler belirleyici olur inancındayım. Örgütün minimize edilmesi, HDP’nin siyasi denklemden çıkarılması sonrasında farklı kanallarla farklı aktörleri muhatap alarak bir diyalog atmosferi oluşabilir mi gibi bir düşünce de alttan alta konuşuluyor.

Mümkün mü?

Çok uzağa gitmeye gerek yok. Yakında bir belediye seçimi olacak. Bunun sonucu bize ‘bu mümkün mü’ sorusunun yanıtını verir. Ya da işte medyada sıfır yer alan HDP’nin barajı her şeye rağmen geçmesi ve benzer bir sayıyla Meclis’te yer alması. İçlerinde cezaevinden çıkarak Meclis’e giden, Meclis’teyken tekrara cezaevine girenler dahi var. Bize bununla ilgili bir fikir verir. Halkın içerisinde belli bir kesim bu işin muhatabının bu partinin olması gerektiğini düşünüyor. Onun için ideolojik bir çerçeveyle değil, gerçekten sandığa bakarak bunun yanıtını bulmak mümkün gibi geliyor. Ama Ankara’nın da planlarını bu kadar yakın bir zamana göre yapmadığını düşünüyorum.

Kendi içinde toplumsal barışın sağlanamadığı demokratik kazanımların artmadığı, bu problemleri çözmediğiniz bir ortamda uzun vadede çok sonuç alamayacağınız.

Çok şey sordum. Yargı muhabiri olsan da Ankara’dasın. Dış politikayı da sormadan geçemeyeceğim. Nasıl bakıyorsun?

Uzmanlık alanım değil ama şunları söyleyebilirim. Dünyanın gittiği noktaya iyi bakmak gerekiyor. Dünya önümüzdeki yüz yıla dair bir şekillenme içerisinde. İşte Çin süper güç olmaya çalışıyor, Amerika hakimiyetini sürdürebilmek için yeni stratejik alanlarda baş gösteriyor. Rusya, Çin’le beraber aslında ama Çin’i de kontrol ederek bir güç odağı haline gelmek istiyor. Siz de Türkiye olarak bu denklemde bölgesel bir güç olarak varlığınızı sürdürmeye çalışıyorsunuz. Bu düzen içerisinde olayların rengine göre bu ülkelerden her birine yanaşarak kısa vadede belli sonuçlar üretilebilir. Ancak gazeteci olarak gördüğüm şey, kendi içinde toplumsal barışın sağlanamadığı demokratik kazanımların artmadığı, bu problemleri çözmediğiniz bir ortamda uzun vadede çok sonuç alamayacağınız.

Benim en çok karşılaştığım soruyla sanırım sen de karşılaşıyorsun. ‘Ne olacak memleketin hali’ Bu kadar büyük çaplı mutsuzlar yaratan bir ülkede, ne olacak?

Bana mutsuz insan sayısından çok, aynı sayıda insanın çok mutlu olması endişe verici geliyor. Mutlu olmalarından değil. Bir kesim bu kadar mutsuzken mutlu olmalarından. Bir kesim ‘her şey çok iyi gidiyor ne istiyorsunuz’ falan diyor ve diğerlerinin mutsuzluğunu önemsemiyorsa birbirini anlayan insan sayısının çok az olduğunu gösterir. Az da olsa o anlayanlarla temas etmek, dönüştürebilmenin tek yolu galiba. O teması mutlaka zorlamak, sayıyı arttırmak, mutsuzluğun nedenini anlatabilmek gerekiyor. Aksi takdirde bu kadar derinleşmiş bir uçuruma mutlaka çok insan düşer.

Bana mutsuz insan sayısından çok, aynı sayıda insanın çok mutlu olması endişe verici geliyor. Mutlu olmalarından değil. Bir kesim bu kadar mutsuzken mutlu olmalarından.

Karar gazetesinde böylesi bir itiraz var gibi ama kendi yavrusunu da yiyen tarz var, sanki…

Karar gazetesinin konumunu belki ayrıca tartışmak lazım. Ama genel olarak, zaten bu iş böyledir. Söyletmeme eğilimi vardır. O eğilime rağmen söylemek hüner. Sadece alkış alacağın kesime karşı değil, aksine seni hiç alkışlamayacak kesime anlatarak, bir sonuç alabiliyorsan anlamı var. Şu mümkün olmasa bile, neyi arzuluyorsunuz, çok eşitlikçi bir sistem, kimsenin ötelenmediği bir düzen, herkesin çok refah içinde yaşadığı bir dünya neyse adı. Bunun mutlaka sonuç almak üzere yola çıkarsanız hayal kırıklıkları ile boğuşursunuz. Önemli olan o değil, hacca giden karınca öyküsü gibi. Ne kadar yol alırsan, hacca o kadar yaklaşmış olursun. Ben çabaya, umuda inanıyorum. İyimser olamayabiliriz ama umut etmekten, arzulamaktan vazgeçemeyiz. Israrla ve inatla anlatmak ve aktarmak gerekiyor. Barışçıl yöntemlerin tümünü sonuna kadar zorlamak. Ve yanlış bulduğunu ayrımsız her kesime söylemek.

Aslında umutlu olmak için çok neden var. 25 Kasım dolayısıyla kadınların sürdürdüğü ve büyüttüğü mücadele takdire şayan. Ne dersin?

En basiti 8 Martlar’da, 25 Kasımlar’da verilen görüntü bile kendinizden eminseniz, taşıdığınız değerlerden eminseniz, savunduklarınızdan eminseniz mutlaka bunları aktarabildiğinizi gösteriyor. Her geçen yıl daha çok kadın çıkıyor. Başta hafife alma tavrı vardı. Her eylem yasaklanıyor, 8 Mart’ta İstiklal Caddesi’ne izin veriliyor gibi. İşte 25 Kasım’da verilmedi. Kadınlar doğru bir noktadan kendilerini ifade ederek ve ısrar ederek, ısrarlarında çok haklı olduklarını söyleyerek sonuç alabildiler. Ve günden güne ne kadar çok kadının o sözü paylaştığını gördüğümüzde, mücadelenin sonuç verebileceğini de görüyoruz. Bugün kadınlar, son derece cinsiyetçi ifadeler kullanan bir yöneticinin iki gün içerisinde görevinden istifa noktasına gelebileceği tepkiyi gösteriyorlar. Demek ki sonuç alınabiliyor. Ya da insanlar bir biçimde o noktaya gelmemek için görüşlerini saklayabiliyor. Bu bile çok önemli bir kazanım. Zaten kadınların öncü olmadığı hiç bir toplumsal hareketin, hiç bir gelişmenin söz konusu olamayacağını biliyoruz. Kadın mücadelesi bile umutlanmak için tek başına bir neden. (Kanak: MA – Sedat Yılmaz)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Kategoriler