‘İyi kadın,kendinden övgüyle bile olsa hiç söz edilmeyen kadındır’                                                                                                                                                                                              Perikles
‘Ne büyük talihsizlik kadın olmak! Hele hele kadınlığının farkında olmamak!’                                                                                                                                                                        Kierkegaard

22 Haziran 2002’de Pakistan’ın Pencap eyaletinin ıssız bir yöresinde Mukhtaran Bibi adlı genç bir kadın, yaşadığı köyün heyeti tarafından,birden çok erkeğin kendisine tecavüz etmeleri cezasıyla cezalandırılıyor.Cezanın nedeni,kadının erkek kardeşinin,kendisinden daha yüksek kasttan bir kadınla ilişki kurmuş olması.Dört erkek kadına 1 saat boyıunca tecavüz ediyor.Ceza yerine getirilirken olay yerindeki tanıkların hiçbiri kadına yardıma gitmiyor.

Nijerya-2002 Amina Lawal eşinden ayrıldıktan sonra evlilik dışı bir çocuk beklediğinden ,boyuna kadar topraga gömülüp toplanan halk arafından taşlanarak  öldürülecekti.Uluslararası insan hakları örgütlerinin sayısız kampanyası ile recm cezasından vazgeçildi.

Afrika ülkelerinin birçoğunda genç kızların büyük çoğunluğu kilitoris sünnetiyle sakatlanıyor.Kadın sünneti ataerkil toplumlarda kadın bedeninin denetlenmesinin zulüm derecesine vardığının bir göstergesi olarak karşımıza çıkıyor..El Azhar Üniversitesi Büyük  Şeyhi Gad El Hak Ali’nin ‘Küçükken sünnet edilmeyen kızlar dik başlı olur ve kötü alışkanlıklar edinir.Sünnet edilmezlerse onları ahlaksızlığa ve yozlaşmaya götürecek durumlarda kalırlar’ fetvası, kadın denetiminin amacını ortaya koymaktadır.

Suriye’de ve Irak’ta  IŞİD’in, işgal ettiği bölgelerde ‘kafir’ olarak nitelediği grupların kadınlarına yönelik tecavüzlerden dolayı  Ezidiler’in, Kürtler’in yurtlarını bırakıp Türkiye’ye kaçtıklarını televizyonlarda izledik. 14 yaşından büyük, dul, boşanmış veya kocasının bu iş için rızasını almış olan kadınların cihatçı erkeklerin cinsel ihtiyaçlarını gidermelerinin kutsal bir görev olduğu, bu görevi ifa edenlerin doğrudan cennete gideceğini yazan fetvalar gördük.

1899-1901 arasında Çin’de tüm yabancıları hedef alan Boxer Ayaklanması’nı bastırmak üzere oluşturulan  birlikler, isyanı bastırırken  toplu tecavüzü de ihmal etmemişlerdi.

Japonlar, 1930’lu ve 1940’lu yıllarda  Japon askerleri Çin, Kore ve Güneydoğu Asya’yı işgal edince zorla seks kölesi yaptıkları çeşitli milliyet ve etnisiteden binlerce genç kadın ve kıza ‘askerleri rahatlatıyorlar’ gözüyle bakıp ‘kenef’ diyordu. Nanking’de ırzına geçilen kadın sayısının 80.000 civarında olduğu tahmin ediliyor. İşin daha vahim olan tarafı ise 1937 yılında kurulan Uzakdoğu Uluslararası  Askeri  Mahkemesinde, tecavüz  sebebiyle  ceza  alan  sadece  bir  kişi  olmuştur. On  bir  değişik  ülkenin  hâkim  ve  savcısının  nezaretindeki  bir  mahkeme  bile  tecavüzü  henüz  daha  bir  insanlık  suçu  olarak  görmüyor  ya  da  Japonların  1998  yılında  dediği  gibi ”Savaş  zamanında  bütün  kadınlar  acı  çekti’ ‘diye  geçiştiriyordu. Kadınlara  yapılan tecavüz ise  tecavüz  cezası  değil  ailenin  şeref  ve  haysiyetini  korumama  cezası  olarak  veriliyordu  ki  bu  bile  çok  az  verilen  bir  cezaydı.

Nazi orduları Eylül 1939’da Polonya’yı işgal ettiklerinde Polonyalı kadınları öldürmeden önce tecavüz ediyorlardı. Aynı Almanlar  SSCB’yi işgal ettiklerinde pek çok yerde Rus kadınlarını bu amaçla oluşturulan kamplara hapsettiler.  Daha  sonra  Rus  Kızıl Ordusu, Almanlardan kurtardığı  kadınlara  kendileri  tecavüz  etmeye  başladılar  ta ki  1949  yılına  kadar . Bir Sovyet tank subayı daha sonra övünerek Almanya’da 2 milyon çocuğumuz doğdu.’ demiştir.

90’lı yıllarda kanlı bir iç savaşın sürdüğü Demokratik Kongo Cumhuriyetinde kadınların yüzde 30’u, erkeklerin yüzde 22’si tecavüze uğramıştı.

1992-1995 arasındaki Bosna Savaşı sırasında binlerce Müslüman kadın sistematik tecavüzlere maruz bırakılarak  ömür boyu sürecek utanca, azaba mahkum edildiler. Tecavüze uğrayan ve hayatta kalan Müslüman kadınlar çoğu kez aileleri ve eşleri tarafından reddediliyordu.Tecavüzler sonrası meydana gelen travmalara bir de reddedilme eklenince binlerce kadın intihar etti.

insan toplulukları doğuran cinse değil öldüren cinse üstünlük tanımıştır

“Dünya öteden beri erkeklerin olmuştur “ diyor Simone de Beauvoir(1908-1986). Bu durumun nasıl ortaya çıktığını anlamak için tarihe bakmamız gerekiyor. Birçok antropolog gezici- avcı-toplayıcı topluluklarda kadının statüsünün cinsler arası eşitliğe dayanan bir toplumsal örgütlenme olduğu yönündedir. Herkes kendi kararını alabiliyor, bir konu hakında topluluk ikiye bölündüğünde topluluğun bir bölümü kendi yoluna gidebiliyordu. Bu eşitliğin nedenleri arasında özel mülkiyetin olmaması, gezici grubun yiyecek depolamasının olanaksızlığından dolayı kimsenin başkasından fazla bir mala ihtiyaç duymaması ve dolayısıyla bağımlılık,ezilme ya da minnet duyma konumunda olmaması gösterilebilir. İlkel toplum insanları hakkında bilgiler çelişik olsa da kadınların gebelik, doğum ,aybaşı gibi durumları onların çalışma yetilerini azaltmakta , uzun süren sakatlık dönemlerine mahkum etmekteydi. Erkek ise hayvanları avlayarak, balık tutarak, bununla yetinmeyip kayıklar yaparak denizlere açılıp kanallar açarak toprağı sürerek  ve dilediği verimi alarak yaptığı ilkel araçlarla dünya üzerindeki etkisini arttırmaya çalışmaktaydı.Yaşamını sürdürmek için yaratmaya, kendisini çevreleyen sınırları aşmaya çalışarak dünyayı yeni baştan yaratmaya çalışmıştır. Savaşan erkek aynı zamanda yaşadığı boyun onurunu artırmak için canını da ortaya koyduğundan  insan toplulukları doğuran cinse değil öldüren cinse üstünlük tanımıştır. Çalışmanın cinsler arasında paylaştırılması kardeşçe bir birliğe yol açabilirdi. Egemenliğini somut olarak tamamlamaya çalışan insan, bilincinin buyurganlığının sonucudur.

Frazer ‘Tanrıları erkekler yaratır; kadınlar tapar’ der.Yarattıkları tanrıların dişi mi erkek mi olduğuna karar veren de erkeklerdir; toplum içerisinde kadına ayrılan yeri onlar çizer; kadın hiçbir zaman kendi özel yasalarını uygulatamamıştır.Friedrich Engels ilk başlarda topluluğun ortak mülkiyetini kadınların denetlediğini ancak tarıma geçişle birlikte tarım araçlarını kullandıkları ve ona sahip oldukları için özel mülkiyet sahibi cinsin erkeler olduğunu öne sürmektedir. Erkek güçlendikçe kadın gözden düşer. Sabana ve çiftlik hayvanına sahip olan erkek, kadına da sahip olmak ister. Özel mülkiyetle birlikte mal canlardan daha değerli hale gelecek, mal kendini tanıyan ve devam ettirenin elinde kaldıkça kendisinin olamaya devam edecektir. Mirasçı için baba toprağını işlemek, babadan kalma tanrılara tapmak aynı zorunluluktur. Dolayısıyla erkek ne mallarını ne de çocuklarını kadınla paylaşacaktır.Kadının elinden her türlü mülkiyet ve miras hakkını alacaktır.

Mezopotamya yaratılış öykülerine, mitoslarına  baktığımızda yaşamın yaratılmasında ve dünyaya kötülüğün getirilmesinde egemen figür ‘Ana Tanrıça’ çıkar karşımıza. Ana Tanrıça doğumun, verimliliğin, bereketin  sembolü  Kyble. Demeter, İsis, Venüs olarak karşımıza çıkar. Ancak güçlü krallık dönemlerinin başlangıcında yerini güçlü erkek tanrıya bırakır. Tanrılar panteonundaki bu hiyerarşi değişikliğini rahiplerin eski efsanelerini kendi siyasal amaçlarına hizmet edecek biçimde değiştirmelerine bağlar, Sümerolog Samuel Noah Kramer.

Bu tek başına kadının tarihsel ezilişini anlatmaya yetmemektedir. Batı kültüründe dünyanın kurucu ataları Yunanlılardır. Felsefenin temellerini oluşturdular, ilk demokrasiyi kurdular ancak günümüze kadar gelen olumsuz kadın imajının oluşmasında önemli bir rol oynadılar. Hesiodos’un  Pandora efsanesinde erkekler Tanrıların yoldaşı olarak kendi kendilerine yeterli bir şekilde her türlü kötülükten, acıdan ve sefaletten uzak yaşamaktaydılar.Prometheus’un ateşi gökyüzünden çalarak yeryüzüne indirmesi Zeus’u çok öfkelendirmiş, erkeklere ‘armağan’ verme bahanesiyle bir kötülük tasarlayarak hem erkeklerin eğlenmesini sağlayacak hem de onların felaketleriyle sarmaş dolaş yaşamalarına yol açacaktır. Zeus’un armağanı Pandora (Güzel  felaket). Zeus, Pandora’ya hayvanca bir güdü ve düzenbaz bir davranış vermelerini emrederek  Pandora’yı  Pometheus’un kardeşi  Epimetheus’a yollar. Epimetheus, Pandora’yı kendine eş olarak alır. Pandora; kapağı mühürle kapatılmış, hiç açılmaması emredilmiş bir küpü çeyiz olarak yanında getirir. Pandora küpün içine bakmak için duyduğu güçlü isteğe dayanamayıp küpü açar. O an itibariyle insanlar üzüntüye, zamanından önce yaşlanmaya, hastalığa ve acılar içinde ölüme mahkum edilmişlerdir. Mitolojiyi tarihsel bir kanıt olarak kullanmak doğru değildir; ancak mitoloji varolan doğa ve toplum düzenini pekiştirerek  ve bu düzene bağlı olarak kurallar, gelenekler oluşturarak; toplumdaki rolleri, inanışları belirlemektedir.

Atina toplumunda kadınlar erkeklerden ayrı yaşam sürerdi. Kadınların görev ve sorumlulukları evde ev işleriyle uğraşmak, çocuklarına bakmak, yumuşak başlılık ve sessiz olmaktı. -Yıllar sonra İmam Gazali de Müslüman bir erkeğin kaçınması gereken kadın tipinin ‘çok konuşan kadın’ olduğunu söyleyecektir.- Çünkü kadınların toplumda daha az görünür olmasını talep ediyorlardı. Aristoya göre kadınların, kölelerin ve çocukların muhakeme gücü yoktu. Kadınların mahkemede şahitlik hakkı yoktu. Tecavüze uğrayan genç bir Atinalı kız takı takması yasaklanır, köle olarak satılabilir ya da evde evlendirilmeksizin tutulabilirdi. Eski Yunan, Yahudi ve sonra Hristiyan inanışlarında ölümlü bir erkeğin tanrılar ya da tek bir tanrı tarafından özel bir yaratma süreci sonucunda yaratılmış olduğuna inanılırdı. Yunanlılar, Pandora’ ya insana ölümlü oluşunun suçunu yüklemekle kalmayıp, ayrıca onun erkeğin antitezi olduğunu, kendi sınırları içerisinde kalmaya zorlanması gerektiğini savladılar. Aynı zamanda Zeus’un başından çıkan Athene ve baldırından  doğan Dionysos ile erkeğin, kadınlar olmadan  dünyaya geldiğini savlamaktadırlar.Tanrıların anası olabilen ‘Baba Tanrı Zeus’ kulağa saçma gelse de Aristoteles, annenin hamilelikteki rolünü sadece beslenme konusu olarak tanımlamış; o, hamileliği, canlı erkek tohumunun edilgen yuvası olarak görmüştür. Doğanın duyarlı gözlemcisi olmakla birlikte kadının, aslında başarısız, sakat doğmuş erkek olduğunu  belirtmiş, başka bir savında kadınların erkelerden daha az sayıda dişleri olduğunu ileri sürmüştür. Aristoteles’in bu son savına Bertrand Russell ‘Eğer Aristoteles ara sıra karısının ağzını açmasına izin verseydi, herhalde bu hatayı yapmazdı.’ notunu düşmüştür.

Bir Yahudi erkeği sabah duasını kendisini kadın yaratmayan tanrıya şükürler olsun diye bitirirdi.

Yunan ve Roma kültüründe kız çocuğunun “sakat bir erkek çocuğu” olarak aşağılanması, yeni doğan bir kız çocuğunun sokağa bırakılması ve gecenin sessizliğini bozan bebek ağlamalarına kulakların tıkanması ve sessiz kalınması görenekleri oluşmuştur. Sokağa atılan bu kız çocukları genelev sahiplerince  oradan toplanılıp geleceğin fahişeleri olarak yetiştiriliyorlardı. Yunanlılar bu dünyadaki acının ve ıstırabın sorumlusunu Pandora görürlerken Musevi, ardından Hristiyan inanç sisteminde günahın kaynağı Havva ‘dır. Musevi metinlerinde Yehova, ilk insan olarak erkek Adem’i cennette mutlu mesut, bağımsız yarattı. Yehova, Adem’in bir yardımcıya ihtiyacı olacağını düşünerek Adem’in kaburga kemiğinden Havva’yı yarattı. Havva da tıpkı Pandora gibi söz dinlemez biri olduğundan yasak ağacın meyvesini kopartması sonucu ceza olarak Adem ile birlikte cennetten kovuldular. Kadın, işlediği bu suçtan ötürü doğum sancısı çekecek ve kocası tarafından yönetilmekle cezalandırılacaktır. Günahın nedeni ve kaynağı saptanınca kimin cezalandırılıp denetim altına alınması gerektiği de ortaya çıkmış oluyor. Musevi toplumunda kız alabilmek için babaya para ödeniyor, erkek daha önceden belirttiği parayı vermek şartı ile karısını istediği zaman boşayabiliyordu. Kız çocuk tecavüze uğradığında babasına tazminat ödenir,  tecavüze uğrayan evli bir kadın ise erkek ile aynı şekilde suçlu sayılır ve taşlanarak öldürülürdü. -Pakistan ve Afganistan’da zaman zaman uygulanıyor- Bir Yahudi erkeği sabah duasını kendisini kadın yaratmayan tanrıya şükürler olsun diye bitirirdi. İlk günah sonrası ‘insanın doğuştan günahkar’ oluşu Hıristiyanlığın kadın düşmanlığı anlayışını etkileyecektir. Ancak Hıristiyanlık özellikle kadınlar ve köleler arasında yayıldı. Kadınlarının kirli ve murdar sayıldığı Yahudilerin egemen olduğu toplumda, kadınların reformcu ve uzlaşmacı yeni dine dört elle sarılması normal görünüyor. Nasıl Mezopotamya Yahudiliği etkilemişse; Hıristiyanlık, Yahudiliğin kadının erkekten olan aşağı statüsü, Havva’nın Adem’in kaburgasından yaratılmasını,ve Havva’nın ilk günahtan sorumlu tutulmasını miras olarak devraldı. Kuzey Afrikalı teolog Tertullianus, kadına cehennemin kapısısın derken ‘Tanrı’nın kopyası erkeği sen kolayca yere yıktın senin kabahatin yüzünden Tanrı’nın Oğlu ölmek zorunda kaldı’ diye yazıyordu. İzleyen dönemlerde Hıristiyanlık egemenliğinin kadınlara çektireceği acılar Hypatia’ nın bedeninde kendini buldu. Matematikçi, felsefeci İskenderiyeli Hypatia’yı; akıllı, bilgili kadın Roma valisi Ktrill’in kışkırtmalarıyla bulunduğu akademiden kiliseye kadar sürükleyerek, çırılçıplak soyup bedenini parçalayarak ateşe attılar. Hypatia ile birlikte Engizisyon ve cadı avcılığı yollarının taşları da döşenmiş oluyordu.14.yüzyılda Avrupa’da meydana gelen savaşlar, salgın hastalıklar, huzursuzluklar toplumu derinden etkilemiş bilimsel gelişmeler kilisenin tahtını sallamaya başlamıştı. Kilise bu durumun sorumlusu olarak önce Yahudileri ardından cadıları seçmiştir.

Papa VIII. Innocentius  yayınladığı “papalık duyurusu” ile cadı avlarının yolunu açıyor; kadınları şeytanla işbirliği yapmakla suçlayıp onların baştan çıkarılmalarını kolaylaştıran özellikleri, kendini beğenmişlik, kararsızlık , gevezelik, kolay kanma ve doymak bilmeyen cinsel arzularından bahsediyordu.

Reformasyon ile birlikte kilisedeki çatlaklar belirginleşmeye başlamıştı. Kilisenin görüşünü temelinden sarsan Nicolaus Copernicus’un yayımladığı ‘Gök Cisimlerinin Dönüşleri’ kitabıydı. Ancak Copernicus bu buluşunun ölümünden sonra yayımlanmasını istemişti. Çünkü Engizisyonun kollarına düşmek istemiyordu. Kopernik’in başlattığı astronomi devrimi  kadına fırsatlar yolunu açıyordu. Kadınların eğitim  talepleri dillendiriliyordu. Aslında Christine De Pisan ‘Hanımlar Şehri’ adlı kitabında bu talepleri dillendirmişti. Christine ve akıl arasında geçen karşılıklı konuşmalarda Christine, Tanrı’nın kadının aklını bilime yatkın olarak yaratıp yaratmadığını sorarken, akıl; onların iddialarının tersi doğrudur, eğer kızları okula gönderecek âdet olsaydı kızlar da erkek çocukları gibi anlar ve öğrenirlerdi der. Akıl soruyor: Kadınların bilgisi neden azdır?  Christine: ‘Anlatırsanız bilgileneceğim.’ der. Akıl: “Hiç şüphen olmasın ki bunun nedeni evde kalıp ev işleriyle uğraşmalarıdır. Başka işlerle uğraşmaya vakit bulamazlar. Akıl sahibi bile olsalar farklı bir şeyler öğrenmedikçe bu durum değişmez.” der. İlginçtir, Fransa sarayının astroloğunun kızı olan Christine de Pisan annesinin tüm karşı çıkmalarına rağmen babasının teşviki ile planlı bir eğitimden geçer.

Sanayi devrimiyle birlikte kadınların yaşamında yoğun etkiler oluştu. İş gücüne ihtiyacın artması, kadınları ev dışında çalışmaya zorluyor ancak eşit işe eşit ücret alamıyorlardı. Pahalı hayat koşulları, fakirlik, hastalık, işini kaybetmekle ya da ailesini geçindiremeyen, aşağılamalarla karşılaşan erkek hırsını yine kadından çıkarıyor. Kadın kocasının şiddetinden ölmemişse şikayet konusu bile olmuyordu. Çünkü bağımlının bağımlısı kadınlar, parasal yönden kocalarına bağlı oldukları için kocaları hapse girerse  kocalarının kazancı olmadan yaşama şansına sahip değildiler. On binlerce kadın, hayatını devam ettirebilmek için fahişelik yapmak zorunda kalıyordu.

20 yüzyılın başlarında nefret dolu söylemleriyle Hitler açığa çıkıyordu .Fahişeliğin ve liberal düşüncelerin yayılmasında Yahudileri suçluyor, kadınların parti yönetiminde yer almasını önlüyordu. Nasyonal sosyalistlerin kadın imajı öncelerinde olduğu gibi kadını evde tutmaktır. 3K; Çocuk (Kind), mutfak (Küche), Kilise (Kirche) . Alman ordusu önce Avusturya’da,ardından Polonya’da  özellikle kadın ve çocuklara akla hayale gelmeyen işkencelerde bulundular. İşkenceciler bu işkence fotoğraflarını tatil fotoğrafıymış gibi  ailelerine gönderdiler. 2. dünya savaşı sonrası Sovyet güçleri, 1949 dan sonra Çin, Kuzey Kore, Vietnam  kadını bağımlılık altına alan, sınırlayan, görünmez olmasını isteyen yönetimlerin mühendislik deneyinin denekleri oldular. Çin’de Mao’nun ölümünden sonra dizginler biraz gevşeyince kadınlar güzellik salonlarına koştular. Çin’de kültür devrimi ‘cinsel devrimin’ anasıdır sloganı ağızdan ağza dolaştı.

 Coğrafya kaderdir!       

   İbni Haldun

İslamiyet’te İslam öncesi döneme göre kadın haklarında bir ilerleme olduğuna dair bir kanı vardır. Özellikle batıda büyüyüp gelişen, olgunlaşan özgürlükleri küçümseyip Müslüman toplumlarda kadınların kendi statülerini değiştirme taleplerine büyük direnç gösterilir. Musevilik ve Hıristiyanlık’la yakın ilişkilerde bulunmuş İslamiyet’in diğer dinlerden tamamen ayrıştığını söyleyemeyiz. İslamiyet’te Hristiyanlıktan farklı olarak kadına miras yoluyla mülk edinme hakkı tanınmış olsa da erkekle eşit değildir. Evlilikte kız çocuklarının küçük yaşta evlendirilmesi, kız çocuğunun güvenliği için zifaf olamadan nişanlanması, evlenmede veli izninin alınması, erkeklerin birden çok kadınla evlenebilmesi, boşanmanın esas olarak kocaya özgü bir hak olması, kadını denetlemek için kadının örtünmeye zorlanması-taciz eden değil de taciz edilen sınırlanıyor- kadının  başka erkelerle ilişkilerinin kısıtlanması, kadının erkekten bir derece düşük olması, dinsel önderlik işlevinden menedilmesi, çocukların nafaka hakkını babaya vererek doğumdan evleninceye kadar kadına maddi bir sorumluluk vermeyerek iş hayatının zorluklarından uzak tutmak olarak haklılaştırılıyor. Küçük yaşta evlendirme; kız çocuklarının güven altına alınması, evlenirken kadının kendi iradesine göre evlenemeyeceğini; kadının erkeğe göre daha durgusal ,romantik olduğu için mağdur edilebileceği bu nedenle kadının korunması gerekliliği olarak belirtilip kadının baba, koca ailesinin dışında toplumda tek başına var olma hakkı en az seviyeye indiriliyor. Müslüman bir erkeğin Hıristiyan veya Yahudi yani ehli kitap bir kadınla evlenebileceğine cevaz verilmiş fakat Müslüman bir kadının müşrik veya ehli kitap bir erkekle evlenmesine cevaz verilmemiştir. Kadın fitne yaratma potansiyelini içinde barındırdığı için erkek, itaatsizlik eden kadını cezalandırma hakkına sahiptir. Kadın kocasının izni olamadan evden çıkamaz durumdadır.

Afganistan’da kadınların mesleklerinde çalışmalarına izin verilmiyor. Burka giymeden sokağa çıkmaları yasaklanıyor. Muhafazakar aileler, kadın öğretmenlerin bulunmadığı bölgelerde kız çocuklarını okula göndermiyor. Taliban’ın  kadınlara toplu halde tecavüz haberleri basına yansıyor. Kadınların bakımlı olması, gülmesi, eğlenmesi, okula gitmesi, çalışması, erkek doktora muayene olması, erkeklerle konuşması, kadının eşinden izin almadan evden çıkması, eşi veya erkek akrabası yanında olmadan sokakta bulunması yasak. Evlerin camlarının tamamen kapatılması veya boyanması gerekiyor. Suudi Arabistan’da, kadınların, hayatın günlük akışındaki birçok faaliyet için erkeklerden izin alması gerekiyor. Bunlar arasında pasaport almak, yurt dışına seyahat etmek sayılabilir. Ülkede bir erkeğin şahitliği iki kadının şahitliğine denk tutuluyor. Boşanma durumunda kadınların, yedi yaşından büyük oğullarının ve dokuz yaşından büyük kızlarının velayetini almaları da çok zor. Suudi kadınlar abaya denilen çarşafı giymeden evlerinden çıkamıyor . Ancak  alışveriş merkezlerinin kadınlara ayrılan katlarda yalnızca kadınların bulunduğu alanlarda çarşaflarını çıkarma hakkına sahip. Suudi kadının babası, eşi ya da erkek kardeşi kendisi için işleri halleden vasi oluyor. Muhafazakârlara göre, kadının yeri evi. Eğer kadınlar erkek kontrolü olmadan etrafta dolaşırsa ahlaksızlığın önünün açılacağını savunuluyor. Suudi erkekler, dört eş sahibi olabiliyor ve bu eşlerin Müslüman, Yahudi ya da Hıristiyan olması konusunda bir sınırlama yok. Fakat Müslüman kadınlar, yalnızca Müslüman erkeklerle evlenebiliyor. Bunlara rağmen Suudi Arabistan’da özellikle kadın haklarının iyileştirilmesi yönünde gelişmeler çok yavaş işlese de olmuyor değil. Suudi yöneticiler toplumun yarısını oluşturan kadınları iş hayatından uzak tutmanın ülke ekonomisine bir katkısı olmayacağını anlamış görünüyorlar. 2001 yılında kadınlara kocasının izni ile  kimlik vermeye başladılar gerçi kimlik kadının kendisine değil kocasına teslim edilse bile mülk anlaşmazlığında kadının kendisini ispat etmesinin tek yolu bu. 2009 yılında ilk kez bir kadın, kızların eğitiminden sorumlu bakan yardımcısı oldu. 2012’de Londra Olimpiyatlarına kadın atlet gönderdiler. 2015 yılında yerel seçimlerde kadınlar hem aday hem de seçmen olarak ilk kez bir seçime katıldı. 2018 yılında kadınların araba kullanması yasağı kaldırıldı, ilk kez kadın taraftarların stadyumda futbol maçı izlemesine izin verildi. 35 yıldır süren sinema yasağı 2018’de kalktı. Tüm bu gelişmelere rağmen Suudi Arabistan kadın hakları konusunda Mısır ve Irak’tan sonra  en kötü ülke sıralamasında sondan üçüncü sırada bulunuyor. İran’da otobüsün arkasında kadınlar, ön tarafında erkekler oturmakta. Metroda ise erkekler ve kadınların vagonu farklı. Camilerde kadın-erkek farklı giriş kapıları var.

Erkekler kaba sloganlar atıyorsa, bu yüzden kadınlar cezalandırılamaz

İran devriminde kadınlar kendilerine peçe takma hakkının verilmesini talep etmişler ve Tahran’daki gösteriye peçe takarak gelmişlerdi. Şahın devrilmesinden kısa bir süre sonra bu sefer de peçe takma zorunluluğunu protesto etmek için toplandılar. Aralık 2017’de başlayan “Beyaz Çarşamba’ adını alan başörtüsü protestosu ile kadınlar, başörtülerini çıkararak İran’daki başörtüsü zorunluluğunu protesto ettiler ve hâlen bu konudaki kararın kendilerine ait olduğunu savunuyorlar. Kadınların boşanma davası açma hakkı , evliyse okula devam hakkı, hukuk , tıp ve mühendislik gibi konularda eğitim görme hakları yok  fakat diğer alanlarda rahatça eğitim alabiliyorlar. Suudi Arabistan’da olduğu gibi yaklaşık 40 yıldır yürürlükte olan kadınların stadyuma girmesi yasağını  İran-İspanya maçını restoran, cafe ve kamuya açık yerlerde erkeklerle birlikte izlemesine izin vererek kırdı. İran’da kadınların stadyuma girmesi yasağına, “kadınların erkek taraftarların attığı şiddetli sloganlar arasında yerlerinin olmadığı” gerekçe olarak gösterilmişti.  Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani bunu , “Erkekler kaba sloganlar atıyorsa, bu yüzden kadınlar cezalandırılamaz.” şeklinde eleştirmişti.

Arap dünyasında cinsel şiddette, kadın sünnetinde, özgürlük haklarının kısıtlanmasında Mısır en önde gidiyor. Mısır’da kız çocuklarının sünnet edilmesinde de artış olduğu belirtiliyor. Ülkedeki din adamlarının İslamiyet’e uygun olmadığı yönünde açıklamalar yapmasına ve yasaklanmasına karşın- bazı siyasetçiler kadın sünnetinin tekrar yasal hale getirilmesini savunuyor- engellenemiyor. Kadınların yüzde 91’i kadın sünnetinin kurbanı. Kadınların yüzde 99,3’ü cinsel taciz ve şiddete maruz kalıyor. Mısır’da kadınların sadece yüzde 63’ü okuma yazma biliyor.

Mısır’ın bir üstünde ise Irak bulunuyor. Irak’ta kadınların durumunun 2003 yılından bu yana çarpıcı bir biçimde kötüleştiği belirtiliyor. Sürgünlerin, kadınları insan ticaretinin ve cinsel şiddetin nesnesi konumuna düşürüyor. Kadınların kocaları tarafından öldürülmesi ise Irak Ceza Yasası’na göre sadece 3 yıl hapis cezasıyla cezalandırılıyor.

En kötü dördüncü ülke ise Suriye. Sığınmacılar arasında kadınlar insan ticaretine ve cinsel şiddete maruz kalıyor. Suriye’de ekonominin ve sağlık sisteminin çökmesi de en çok kadınları vuruyor. Mülteci kamplarında çok sayıda tecavüz, yaralama ve çocuk yaşta evlilik olayı tespit ediliyor. Suriye rejmi, kadınların direncini kırmak için kadına karşı işkence ve cinsel istismarı bir savaş stratejisi olarak kullanıyor. Yemen, Sudan, Bangladeş ve Pakistan’da da aşağı yukarı kadın hakları konusunda aynı problemler yaşanıyor. Pakistan için bir parantez açmak gerekiyor. Nüfusunun yüzde 95’indan fazlasının Müslüman olduğu ülkede trans bireyler üçüncü cinsiyet olarak resmen tanınıyor. Dünyada üçüncü cinsiyeti tanıyan az sayıdaki devletten biri de Pakistan.

Türkiye’ye baktığımızda kötü bir karne bizi bekliyor. Kadınlar  tıbbi müdahale edilecek boyutta fiziksel şiddete maruz kalmakta ya da öldürülmektedir. Eşleri tarafından fiziksel şiddete maruz kalma nedenleri arasında, “yemeği yakması, kocasına karşılık vermesi, parayı gereksiz yere harcaması ve çocukların bakımını ihmal etmesi” gibi nedenler bile sayılabilir. Ayrıca kadınlar hakarete, bedeninin, becerilerinin, ilgi alanlarının aşağılanmasına maruz kalıyor. Şiddete uğrayan kadın şikayette bulunduğunda, kadına yönelik şiddete dair duyarsızlıkları nedeniyle zorluklar çekebiliyor. KADEM(Kadın ve Demokrasi Derneği)’in 2017 karnesine göre milletvekillerinin sadece yüzde 13,91’i, büyükşehir belediye başkanlarının yüzde 6.66’sı, rektörlerin yüzde 9,09’u kadın. Kadın vali oranı yüzde 2,4 iken, kadın kaymakam oranı yalnızca yüzde 1,67. İllerin yüzde 40’ı kadın milletvekiline, yüzde 9,66’sı kadın muhtara sahip değil. Şirketlerin yüzde 41,5’inin yönetim kurullarında kadınlar yok. 543 milletvekilinin 75’i, 27 bakanın 2’si kadın. Türkiye, Dünya Ekonomi Forumu (WEF) Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Sıralamasında, 145 ülke arasında 131. sırada; Küresel Cinsiyet Eşitliği sıralamasında ise 2016’da 105. sıradayken 2017’de 131. sıraya gerilemiş durumda. Bu durum bize gösteriyor ki her geçen gün irtifa kaybediyoruz.

Birlemiş Milletlere üye 193 ülkeden yaklaşık 2 bin, sivil toplum kuruluşlarından yaklaşık 6 bin temsilcinin katıldığı Kadın Konferansında  kabul edilen sözleşme, devletlere kadın ve kız çocuklarına erkeklerle eşit haklar sağlaması yükümlülüğü getiriyor. Sözleşmeye göre, devletlerin ayrımcı yasa ve uygulamaları kaldırması ve aile içi şiddete karşı mücadeleyi artırması gerekiyor. Metinde ayrıca herkese kendi cinsel davranışlarını belirleme hakkı tanınması öngörülüyor.

İran, Sudan, Libya gibi çok sayıda İslam ülkesinin yanı sıra Rusya ve Vatikan, metinde kadınlara karşı şiddet konusunda daha yumuşak ifadelerin yer almasını istiyordu. Özellikle de, “Kadınlara karşı şiddet; gelenekler, görenekler ve dinî görüş nedeniyle haklı çıkartılamaz.” şeklindeki ifadeye itiraz geldi. Bunun yanı sıra bazı ülkeler, kadınların kürtaj hakkına karşı çıktı. Mısır’daki Müslüman Kardeşler örgütü, metni “İslam’a aykırı” olarak nitelendirdi. Ancak iki hafta süren görüşmelerin ardından, bu ülkeler geri adım attı. Buna karşılık, İskandinav ülkeleri de eşcinsellik ve jinekolojik muayene hakkı ifadelerinin metinde yer alması konusundaki ısrarından vazgeçti. Böylelikle, sözleşme üzerinde  uzlaşma sağlandı.

Günümüzde batı toplumlarında dahi kadına yönelik şiddet hız kesmiyor. Geçmişten beri iki cins dünyayı eşit paylaşmamıştır. Günümüzde durum değişmiş olsa  bile kadın dünyanın bir çok bölgesinde erkeğin gerisinde görünmez olarak hayatına devam etmektedir. Kocasının sadakatsizliğinde bile hala kadınlar sorumlu tutuluyor. Topluma uyum sağlamayan ya anarşist ya da vatan haini ilan ediliyor. Kadın hakları kabul edilse bile somut alanda sonuçları gözlenememektedir. Siddete, savaşa maruz kalıp göçmen durumuna düşen kadınların durumları daha da kötüleşiyor. Göçmen kadınlar Almanya’da da aynı işi yapmalarına rağmen erkeklerden ortalama yüzde 23 oranında daha az gelir elde ediyor. Düşük ücretli işlerin yüzde 70’inde kadınlar istihdam ediliyor. Erkekler daha iyi işleri, daha yüksek ücretleri, daha büyük başarıları elinde bulundurmaya devam etmektedir. Sanat, siyaset, politika, ticaret erkeklerin eğemenliği devam etmektedir.Tarihin tümünü erkekler yazmış ve yazmaya devam ediyor.Son dönemlerde kadınların erkek hegomanyasına karşı çıkışları azımsanmasa da yeterli gözükmemektedir.

Erkeklerin kadınlar üzerine yazdıklarına kuşkuyla bakılmalıdır; çünkü onlar hem yargıç hem de davacıdırlar.

Poulain de la Barre “…dolayısı ile geçmişe bakarak onları yargılayamazız. Erkekten daha aşağı olduklarını gösteren hiçbir kanıt yok. Beden yapılarında birtakım ayrılıklar vardır elbet, ama bunların hiçbiri erkeğe ayrıcalık sağlamaz …. Erkeklerin kadınlar üzerine yazdıklarına kuşkuyla bakılmalıdır; çünkü onlar hem yargıç hem de davacıdırlar.” der.

Kadın hakları uzmanlarının yaptığı sıralama uluslararası organizasyonların verilerine ve Uluslararası Af Örgütü, İnsan Hakları İzleme Örgütü, Freedom House gibi kuruluşların yayınladığı insan hakları raporlarına göre  Ortadoğu’da Arap Baharı öncesindeki durumdan daha geriye doğru bir adım haline gelmemesi için yapılması gereken çok şey olduğunu belirtiyorlar. Ortadoğu’da insan olmak zor, kadın olmak daha da zor. (Kaynak: İZNEWS  | Rüştü Nar)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Captcha loading...