GAZETE SOKAK – AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan’ın Putin ziyaretinde gündeme getirilen “Adana Mutabakatı” ve Suriye’de saatlik değişen gelişmeleri değerlendiren gazeteci Mehmet Nuri Ekinci, “Sorunun temel muhatabı olan Suriye devleti ile Kürtlerin görüşmeleri başladı ve çözüme dönüktür. Görüşmeler çeşitli konular üzerinde tartışılıyor” dedi.

Suriye’de 8 yıldır süren iç savaş, yerel ve uluslararası müdahalelerle yeni bir şekil alıyor. Türkiye desteğindeki ÖSO gruplarının İdlib’i Heyet Tahrir El Şam (HTŞ/El Nusra) adlı örgüte teslim etmesi, ABD’nin çekilme kararı, Türkiye’nin Minbic başta olmak üzere Kuzey ve Doğu Suriye’ye girme isteği, “Güvenli bölge” tartışmaları ve Demokratik Suriye Meclisi’nin (MSD) Suriye Rejimi ile yaptığı görüşmeler hızla değişiyor. Sahayı yakından takip eden gazeteci Mehmet Nuri Ekinci’ye saatlik değişken koşulları sorduk.

Öncelikle çekilme kararı alan daha sonrada “Güvenli bölge” açıklaması yapan ABD’nin kastettiği bölge neresi ve tam olarak ne anlama geliyor?

Türkiye Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan’ın Kuzey ve Doğu Suriye kentlerine yönelik tehditlerini gündemleştirdiği Aralık 2018 ortalarından itibaren “Güvenli bölge” tartışmaları başladı. Şekli ve kimler tarafından, nasıl oluşturulacağı henüz kesinlik kazanmasa da ABD başkanı Donald Trump’un açıklamaları ile gündeme oturdu. Herkesin kendine göre, tartıştığı bölge ile Kuzey ve Doğu Suriye demokratik güçleri uluslararası güçlerin güvencesi altına alınmış alan, Türk devleti ise her türlü tasarrufun kendisinde olduğu ve bunu uluslararası güçlerinde desteklediği bir alan olarak ele alıyor.

ABD ne kastediyor?

ABD’nin, Erdoğan’ın tehditlerinin başladığı günden bu yana değiştirmediği temel vurgularından birisi sahada DAİŞ ile birlikte mücadele ettiği Kürt müttefiklerini koruyacağı vurgusudur. Güvenli bölge oluşturma sözleri ile bu iddiasını sağlamlaştırmak istiyor. Trump güvenli bölge söylemini “Türk devleti bir saldırı girişiminde bulunursa ekonomik olarak mahvederiz” cümlesinden hemen sonra kullandı.

Kürtler farklı Türkler farklı mı anlıyor?

Aradan geçen süre içinde bununla ne hedefleniyor tam olarak taraflarca netleştirilmese de, sahada DAİŞ’e karşı devam eden Dêra Zor hamlesi ve ABD’nin geri çekilme takvimini zamana yayması belli fikirler veriyor. Her ne kadar “Türkiye’nin kaygılarını anlıyoruz” türünden sözler sarf edilse de, Türk devletinin sahadaki varlığının talan ve katliam getireceği bilindiğinden şimdiye dek içinde bulunduğu bir formül üzerinde anlaşma sağlanamamış. Zaten Kürtler ilk gün Türk devletinin güvenli bölgesine karşı çıkacaklarını deklere ettiler. Dolayısıyla ABD’nin güvenli bölgeden beklentisi, sahada DAİŞ’e karşı savaşan güçlerden oluşan bir gücün BM ve uluslararası koalisyonun güvencesi altında oluşumudur. Bunun dışındaki seçeneklerin çok kabul görmeyeceğini ABD’nin kendisi de bilmektedir. Zira Kürtler korunacaksa, önce Türk tehditlerine karşı bir önlem almalı. ABD buna farklı bir formül ortaya koyar mı, onu da önümüzdeki süreç gelişmeleri belirleyecek.

Türkiye ‘Bu bölge kontrolümüzde olacak, DAİŞ’e karşı mücadele edeceğiz’ diyor…

Türk devleti sürecin başından beri Suriye’de ÖSO grupları adı altında selefileri örgütleyip, silahlandıran, besleyen, destekleyen, organize eden bir güç konumundadır. Türkiye’nin DAİŞ ve El Nusra ile organik bağları, silah göndermeleri çeşitli uluslararası güçlerce defalarca deşifre edildi, ortaya çıktı. Suriye savaşının bu kadar derinleşmesinde, Kuzey ve Doğu Suriye halklarına bu grupların saldırılarında birinci dereceden Türkiye sorumludur. Bu sorumluluğu Crablus, Ezaz, Bab ve en son Efrîn’de bizzat üstlenmiştir. Bu kadar savaşı derinleştiren, binlerce militanı silahlandıran, eğiten ve organize eden bir güç, savaşın tarafıdır ve asla bölge halklarına barış ve huzur getiremez.

Efrîn’de görüldüğü gibi Türkiye, Kürt karşıtı politika izliyor. Ne zaman DAİŞ Suriye genelinde çöküşe doğru gitti, Türkiye’nin de planları boşa çıktı. O zaman Crablus ile Suriye topraklarına kendisi girdi. Bırakalım DAİŞ’e karşı mücadeleyi, ne zaman DAİŞ ve diğerleri darbe alırsa Türkiye devreye girip ömürlerini uzatmaya çalıştı. Suriye’ye girdiğinde de DAİŞ ve diğerleri kılık değiştirerek ÖSO adı altında toplanıp yeni bir güç oluşturuldu.

DAİŞ ile mücadele bir kılıf mı?

Bu gerçeklik ortada dururken Türkiye’nin ‘güvenli bölge bizde olsun ve DAİŞ’e karşı mücadele edeceğim’ söylemi bir aldatmacadan öte bir anlam ifade etmiyor. Şimdi siyasal konjonktür Türkiye’nin fiili bir saldırı girişimine onay vermiş görünmüyor. Türkiye güya Osmanlı kurnazlığı ile dünyayı kandıracağını sanıyor. Hangi DAİŞ’ten bahsediyor. Sahadaki DAİŞ, Dêra Zor’da son nefeslerini veriyor. Kendi yanındakileri de korumaya almış. Şuan Kuzey ve Doğu Suriye’de DAİŞ fiiliyatta bitme noktasındadır. Sahada sadece Demokratik Suriye Güçleri (QSD) bulunmaktadır. Asıl hedefi Kuzey ve Doğu Suriye Demokratik Özerk Yönetimi’ni ortadan kaldırmaktır. Türk devletinin ‘güvenli bölge bende olsun’ söylemi yeni bir toprak ilhakıdır. QSD, böylesi bir girişime izin vermeyeceğini açıkladı. Türkler, bu amaçları için uluslararası destek oluşturmak istiyor. DAİŞ ile mücadele bir gerekçedir.

QSD uluslararası güvence altındaki bölgeyi onaylayacağını söyledi. Onlar ne demek istiyor, uluslararası güvence ile neyi kastediyor?

QSD, Kuzey ve Doğu Suriye halklarından oluşuyor. Uluslararası koalisyon güçleri ile birlikte DAİŞ’e karşı büyük bedeller ödeyerek Mimbic, Tabka, Rakka ve Dêra Zor gibi geniş bir alanı temizledi. Bu savaşı yürütürken tüm insanlık adına bedel verdi. Dolayısıyla başta uluslararası koalisyon olmak üzere, uluslararası güçlerin bu halkları ve bu gücü koruma ve destek verme sorumluluğu vardır.

Türkiye bu gücü ortadan kaldırmayı hedefleyerek Efrîn’den başlattığını Kuzey ve Doğu Suriye’nin tümüne yaymak istiyor. Uluslararası ve koalisyon güçlerinin meşru gördüğü ve büyük bedeller ödeyen bir gücü ortadan kaldırmayı hedefliyor. QSD, bu kirli plana karşı uluslararası güvence istiyor. Çünkü sözü edilen güvenli bölge Kürt halkının yaşadığı coğrafik bir alanı kapsıyor. Bu alan üzerinde alınan her karar önce yöre halkının kazanımlarını güvence altına almak zorundadır. Eğer bu oluşmaz ise, Türk devletinin tehditleri sürecektir. Efrîn örneği ortadadır. Uluslararası güçler Efrîn’de Türklere göz yumduğu için binlerce insan yerinden toprağında edilerek sürgün edildi. Binlerce insan katledildi, binlerce insan işkencelerden geçirilerek göçe zorlandı. Getirilen selefiler ve aileleri ile demografik yapı değiştirildi. İşte bu kirli senaryonun tekrarlanmaması için QSD güvenli bölgenin uluslararası güvence altında olmasını istiyor.

MSD rejim ile Suriye’nin geleceğini görüşüyor. Bu görüşmeler hangi aşamada, sonuç çıkarsa rejiminde taraf olacağı bir bölgede ‘güvenli bölge’ ne anlam taşır?

Türk tehditlerinden sonra Kuzey ve Doğu Suriye güçleri diplomatik alanda birçok çevre ile görüşmeler gerçekleştirdi. Bir yandan uluslararası desteği sağlamaya çalışırken, diğer yandan sorunun muhatapları ile çözüm yöntemleri üzerinde tartışmalar yürüttü. Sorunun temel muhatabı olan Suriye devleti ile görüşmeler başladı ve çözüme dönüktür. Yapılan görüşmeler ve tartışmaların sonuçları 11 madde biçiminde kamuoyuna da yansıdı. Görüştüğümüz çevreler ve edindiğimiz izlenim görüşmelerin devam ettiği ve çeşitli konular üzerinde tartışmaların yapıldığıdır.

Suriye devleti ve demokratik özerk yönetim arasında yapılan bu görüşmeler uluslararası bölge üzerindeki bir güvenceyi sağlamlaştırır. Suriye topraklarında şuan Türk devleti ve desteğindeki gruplar var. Dolayısıyla uluslararası güçlerin sorumluluklarından birisi de bunu ortadan kaldırmaktır. Kuzey ve Doğu Suriye güçlerinin uluslararası güçlerin güvencesini istemesi aynı zamanda Suriye topraklarının bir kısmını ki, -Crablus, Ezaz ve Efrîn içinde gereklidir- güvence altına alınmış olacaktır.

Suriye’de savaşın son bulması ve çözüm için öncelikli olarak uluslararası güçlerin gözlemci ve muhatap olma gibi bir sorumlulukları var. Böylesi bir güvence olursa, ancak Türkiye’nin tehditleri kalkar.

Rusya Devlet Başkanı Vilademir Putin ile Türkiye Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan önceki gün Moskova’da 1 saat 50 dakikalık uzun bir görüşme gerçekleştirdi. Masalarında hangi konular vardı, Efrîn gibi Kürt karşıtlığı üzerinden Türkiye’ye bazı onayların verilme ihtimali var mı?

Erdoğan’ın Rusya’da Putin ile görüşmesinde en temel konuların başında ABD’nin geri çekilmesi sonrasında sahada kendine yer açma, güvenli alan ve İdlib sorunu olduğu söyleniyor. Ruslar bölge ve dünyada güç edindiği güç dengelerini sağlamlaştırmak ve Türkiye’yi NATO’dan uzaklaştırmak istiyor. Türkiye bu ilişkiye dayanarak Kürt kazanımlarını yok etme temelinde ilişkileniyor.
Türkiye kendisine bağlı grupların yenilgiye uğramasını sağlayarak Ruslara Haleb karşılığında Crablus’a girdi. Ruslar ile Türkler arasındaki ilişki tamamen çıkara dayalı ve karşılıklı tavizler temelinde gelişiyor. Efrîn, Rusya’nın hava sahasını açması ve Guta’dan grupların çekilme karşılığında düştü. Rusya Türkiye’nin zayıf yönlerini kullanarak hem ABD-NATO’dan uzaklaştırmak, hem de sahada grupların elindeki yerleri Suriye topraklarına katmak istiyor. Ancak Türkiye bölgede istikrarsız ve tehlikeli bir politika ile ABD ve Rusya arasında sıkışmış bulunuyor.

İdlib’de sona gelindi…

Hem NATO ve batı imkanlarını kullanan, hem de İran-Rusya ile ilişkilenerek tüccar kafası ile iki taraftan da kazançlı çıkmaya çalışan Türkiye, İdlib krizinde artık sona gelmiş görünüyor. Rusya’ya İdlib ile ilgili verdiği sözleri yerine getiremedi. Kendisine bağlı grupların yenilgiye uğramasından sonra İdlib’in tamamı EL Nusra güçlerinin eline geçti. Şimdi Türklerin önünde ya tekrardan İdlib’teki grupların savunuculuğunu yapmak, ya da Rusya ile birlikte İdlib sahasında gruplara saldırmak dışında seçenek kalmadı.

Rusya’ın genel siyasetinde, etiğin önünde çıkarları olduğu biliniyor. Ancak yeni bir Efrîn gibi Kuzey ve Doğu Suriye ile Minbic’te Türkiye’ye bir onay vermesinin olanakları görünmüyor. Efrîn Rusya’nın kontrol ettiği bir bölgede bulunuyordu. Dolayısıyla bura üzerindeki söz hakkının tümü kendisindeydi. Doğu ve batı Fırat ise, çok yönlü güçlerin sahaya müdahil olduğu, DAİŞ’in sona doğru gittiği ve Suriye’de demokratik siyasi bir sürecin başlangıcının oluşturulduğu bir alan. Bu alan üzerinde siyaset yapan güçlerin tümü, başta Kürtler olmak üzere diğer güçleri hesaba katmak zorunda. Nitekim ister ABD olsun, ister Rusya, isterse Suriye rejimi olsun, söylem ve demeçlerinin tümünde bu öneme vurgu yapıyorlar. Olasılıkların içine Kürtlerin temel haklarını katmak zorunda kalıyorlar.

Putin, Adana Mutabakatı’nı gündeme getirdi…

Şimdiye kadar Erdoğan Putin görüşmesinde Türklerin beklentilerine cevap olabilecek bir açıklama yansımadı. Buna mukabil Rusların açıklamaları daha önce rejim ile anlaşma ve Türklerin Adana Mutabakatına (20 Ekim 1998’de Türk heyetine başkanlık eden Büyükelçi Uğur Ziyal ve Suriye heyetine başkanlık eden Siyasi Güvenlik Başkanı Tümgeneral Adnan Badr El Hassan arasında imzalanan mutabakat ile PKK Lideri Abdullah Öcalan Şam’dan ayrılmak zorunda kalmış ve bu uluslararası komplo olarak değerlendirilmişti. Türkiye’de Suriye topraklarına yönelik tehditlerini bırakmıştı. ) bağlı kalmaları hatırlatması oldu. Ancak rejimin İdlib ve çevresine yaptığı hava saldırıları ve askeri hazırlıklar, Rusların İdlib konusunda ısrarlı olduklarını gösteriyor. Türkler her ne kadar Suriye topraklarındaki emellerinden bahsetse de Ruslar açısından temel gündemin İdlib olacağı görülüyor. – MA

MA / Nazım Daştan

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Captcha loading...