GAZETE SOKAK – Çocuk Hakları Sözleşmesi’ni imzalayan Türkiye’nin anlaşmalar konusunda cömert olduğunu ama gereğini yapmadığını ifade eden sosyolog Özgür Aktükün, çocuk hakları sorununun kapitalist sisteme özgü bir sorun olduğunu söyledi.

Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu tarafından 20 Kasım 1989 tarihinde benimsenen Çocuk Hakları Sözleşmesi 2 Eylül 1990 tarihinde yürürlüğe girdi. 197 ülkenin taraf olduğu sözleşme, en fazla ülkenin onayladığı insan hakları belgesi olarak tarihe geçerken, Türkiye ise, Çocuk Hakları Sözleşmesi’ni 14 Ekim 1990’da imzalayarak 27 Ocak 1995 tarihinde Resmi Gazetede yayımlayıp yürürlüğe koydu. Birleşmiş Milletler tarafından 20 Kasım 1989 tarihinde kabul edilen Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin ardından her yıl 20 Kasım’da Dünya Çocuk Hakları Günü nedeniyle çeşitli etkinlikler gerçekleştiriliyor. Sosyolog Özgür Aktükün, çocuk hakları alanına ilişkin yaşanan sorunlara dikkat çekerek, bunun sistemsel bir sorun olduğunu söyledi.

‘TOPLUMSAL AYAĞI EKSİK’

MA’dan Sadiye Eser’in haberine göre, çocuk haklarının hukuki metinlere 1990’lı yıllardan sonra girdiğini belirten Aktükün, bu hakların belli hukuksal metinlere girmesiyle, kurumsal ve kamusal dönüşümlerin yaşandığını söyledi. Ama bu gelişimin toplumsal gelişim ayağının eksik kaldığının altını çizen Aktükün, “Çünkü çocukluk dediğimiz meselenin tam bir tanımı da yoktur. Evet yasada ‘18 yaşın altındaki herkes çocuktur’ diye bir cümle var ama tarihsel ve kültürel koşullardan bağımsızlaştırılmış, özgürleştirilmiş bir çocuk tanımı yok. Her toplumsal yapı, her kültürel yapı kendine özgü koşulları geleneksel öğretilerini hala çocukluk kavramı üzerinden etkin bir biçimde, özellikle haklar üzerinden devam ettiriyor” diye konuştu.

‘ÇOCUK HAKLARI DA NASİBİNİ ALMIŞ’

Çocukluk kavramı içerisinde 13-18 yaş arası ergen çocukların kendine yetme durumlarının her olaya özgü bir biçimde değişik yorumlandığını ifade eden Aktükün, buna örnek olarak şunları söyledi: “15 yaşındaki bir çocuk bazı konularda yetkin kabul edilirken, bazı konularda çocuk tanımının içerisine sokuluyor. Bu aslında bir kafa karışıklığı yaratıyor. Buradan çıkaracağımız sonuç kültürel öğelerden, tarihsel ögelerden bağımsızlaştırılmamış bir çocuk tanımı yok. Sorunun kaynaklarından bir tanesi budur. Sistemsel bir sorun olmasının sebeplerinden birisi aslında çocuk tanımı 1990’lı yıllarda ortaya çıkışında dünyanın ideolojik şekillenmesinin büyük bir payı var. Çünkü ondan önceki dönemlere baktığımız zaman özellikle kadın haklarında, çocuk haklarında, eğitim, sağlık alanında yani haklar kategorisi diye tanımladığımız bütün alanlarda bir ‘Sovyet etkisi’nden bahsedebilirsiniz. 90’lı yıllara gelindiğinde ise bir çözülme var. Hukuksal ve şekilsel bir çözülmeden bahsediyorum. Sovyet etkisinin sahneden çekilmesiyle beraber bir boşluk oluşuyor ve bu boşluğun bir şekilde farklı alanlarda haklar manzumesi alanında daha ara formüllerle çözülmeye çalışıldığı bir döneme giriyoruz. Çocuk hakları da bundan nasibini almış. Baktığımızda temel insan hakları metinlerin gelişimiyle oluşmuş olan daha yerleşik haklar kategorilerini çocuklarda göremiyoruz. Söylem düzeyinde olsa bile bunların kurumsal ayakları hep boşluk bırakılmış.”

‘KOLAY ÇÖZÜLECEK BİR SORUN DEĞİLDİR’

İş alanında çocukların her zaman yedek iş gücü olarak görüldüğüne işaret eden Aktükün, “Çocuklar, tarihin her döneminde olduğu gibi haklar kategorisi içerisinde tanımlanmış haklarına rağmen hep ucuz iş gücü olarak ilk başvurulan kesimler olmuşlar. Onun dışında savaş coğrafyalarına baktığımız zamanda çocuklara bütün savaşlardan uzak tutulma hakları tanınmış. Ancak bunu savunduğunu iddia edenler açısından bile ilk silah altına alınanlar çocuklar olmuştur. Yedek askeri güç olarak çocuklar gündeme geliyor. Onun dışında politik ideolojik alana baktığımız zaman çocuklar her zaman yetişkinler için kendi ideolojik görüşlerinin taşıyıcısı kategorisindeler. Herkes onların zihinlerini şekillendirmek gibi bir derdi var. Bütün bunlardan dolayı da çocuk tanımından başlayarak çocuğun haklarının tanınmasına kadar bütün bu resmi bir arada düşündüğünüzde aslında gelinen noktada bu sistemsel bir sorundur ve bu kolay kolay çözülecek bir sorunda değildir” diye ifade etti.

Eğitim alanında yapılan değişikliklere de değinen Aktükün, bu konuda her gelen siyasal sistemin çocuğu şekillendirmesi gereken bir nesne olarak gördüğünü söyledi. Çocuk tanımında bunu görmenin mümkün olduğunu sözlerine ekleyen Aktükün, “Çocuk tanımına baktığımızda yeterlilik, yetkinlik ve korunması gereken biri olarak görülüyor. Çocuğun katılım hakları vardır ama o katılım hakları belli bir ölçüde nereye kadar kullanacağı, nereye kadar kullanmayacağı yine yetişkinlerin denetimindedir” dedi.

‘ÇELİŞKİYİ YASALARDA GÖREBİLİRİZ’

Çocukluğa dair ortaklaşmış bir tanım olmadığına dikkat çeken Aktükün, “Kültürel, geleneksel yapıdan kurtarılmış bir çocuk tanımı yok. Bunun çelişkisini yasalarda da görürsünüz. Rıza yaşının kaç olduğuyla ilgili daha kısa bir süre önce tartışılmalar yaşandı. Çocuk nerde yetkin, nerde katılımcı nerde korunması gereken bir canlı? Bunların her birisiyle ilgili hukuksal boyutta yaptığımız tartışma yeterli değil. Bunun aynı zamanda toplumsal ayağının da oluşturulması gerekiyor. Toplumsal ayakta eksik kalındığı için o kültürün değişmesi çok zor olur. Bunu tek başına hukuk, eğitim ile değiştiremezsiniz. Bunu yaşamın içerisinde edinilmesi gerekiyor. Siyasi iradelerin ve yasa yapıcıların bu anlamda isteksizlikleri, bazı konularda yavaş davranmaları o kültürü yanlış uygulamayı besleyen bir faktör haline geliyor. O nedenle de toplumda bu konuda bir direnç gelişiyor. Kendi geleneksel yaşamına ya da değerlerine bir müdahale gibi geliyor. O yüzden gelinen noktada özellikle yasa metinlerinde de bu çelişkiyi gördüğümüzü söyleyebiliriz. Özellikle ergenlik döneminin çocukluk kavramı içerisinde nerede durduğu ile ilgili tartışmaların yapılması lazım” diye konuştu.
Bunun bütün ülkelerde böyle olduğunu söyleyen Aktükün, çocuk hakları konusunda genel bir çerçevenin çizilmesi gerektiğini dile getirdi.

‘TÜRKİYE İMZALAMA KONUSUNDA ÇOK CÖMERT’

Türkiye’nin anlaşma imzalama konusunda çok cömert bir ülke olduğunu sözlerine ekleyen Aktükün, şöyle devam etti: “İstanbul Sözleşmesini de imzaladı ama kadınların durumu baktığımız zaman tablo ortada. Türkiye sadece Çocuk Hakları Sözleşmesi’ni imzalamakla kalmadı, bütün ek protokollerini de imzaladı. Bugün yasal metinlere baktığımız zaman uluslararası ölçekteki bütün anlaşmalarda Türkiye’nin imzasını görürsünüz. En son çocuk hakları sözleşmesinin özellikle çocukların bireysel şikayetçi olma haklarını tanıyan ek protokolleri de imzalamıştır. İmzalamakla kalmamıştır bunları kendi yasal metinleri içerisinde de ifade ediyor. Ama mülteci çocuklara karşı muamelesine baktığımız zaman başka bir şey görüyorsunuz. Suriye’den gelen çocukların durumuna baktığınız zaman başka bir şey görüyorsunuz.”

‘KAPİTALİST SİSTEME ÖZGÜ BİR SORUN’

Dünyanın her yerinde çok ciddi anlamda bir çocuk sorunu olduğunu belirten Aktükün, “Çocuk meselesini tartışırken, sadece bu coğrafyaya özgü bir şeymiş gibi koyarsak, sorunu da yanlış tanımlarız, çözümleri de yanlış yerde ararız. O yüzden bu doğrudan doğruya içinde olduğumuz sistemle ilgilidir. Bu sistemin yarattığı etkilerden arındırılmadığı sürece de bir çocukluk meselesini tartışamayız. Çocuğun iyi halini oluşturamayız” diye konuştu. Aktükün, “Tanım, isim hakkı, eğitim, sağlığa ulaşma hakları, savaştan uzak tutulma hakları bunlar bütün coğrafyalarda ihlal edilen haklardır. O yüzden çözümü bence buraya sıkıştırmak doğru değil. Bu bize özgü bir şey değil. Bu kapitalist sisteme özgü bir sorun ve bu anlamda da onun içinde ya da onun çizmiş olduğu alanda çözümlenebilir hali de yoktur. Tıpkı diğerlerinde olduğu gibi, göçmenler de olduğu gibi kapitalist sistem için çocuklar yedek güçtür. Bu yedek güç bu haliyle onlar açısından her dönem için her kriz dönemi için kullanabilir bir nesnedir. Onu istediğiniz gibi şekillendirebilirsiniz” dedi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Captcha loading...