Paz. May 19th, 2019

Barbarları beklerken

Arif ALTAN

Doğal yaşam gereği ve düşünebilme üstünlüğü bağlamında; yeryüzünde bizleri diğer canlı varlıklardan ayıran en önemli özelliğimiz insan olmamızdan kaynaklanıyor olsa gerek. Bu temelde öncelikle kendi hayatımızda devrim yapmak ve daha sonra yaşadığımız topluma, doğru temelde çalışma alanımız ile ilgili verimli olmamız gerektiği kanısındayız.

Doğrusunu söylemek gerekirse yaşadığımız süreçte toplumumuzda bunu başarmış ve oldukça sayıları az olan insanlar vardır. Bu kişiler ürettikleriyle tarihe not düşerler.. Bunlardan biri de daha önce Batman belediyesi basın biriminde çalışan ve Kürt basının güçlü kalemlerinden Arif Altan‘dır.

Müthiş bilgi ve birikime sahip olan ve Batman belediyesine kayyumun atanma kararı alındığı gibi görevinden istifa eden Yeni Yaşam Gazetesi yazarı Arif Altan‘ı anlatmak zor olduğu için, kendisinin kaleme aldığı ve Yeni Yaşam Gazetesinde yayınlanan yazısını okumanızı tavsiye ederiz!

Arif Altan’ın Yeni Yaşam Gazetesinde ‘Barbarları Beklerken’ başlıklı yazısı şöyle:

Bir çeşit kurtuluştu. Kavafis bekledi, şehrin büyük kapısında kurulu tahtında oturan imparatoru da öyle. İşlemeli kaftanlar giyinmiş konsülleri, yakut bilezikler ve zümrüt yüzükler takınmış senatörleri, gümüş kakmalı asalar tutmuş yargıçları, görkemli sözlerle dimağı tutuşmuş hatipleri, kanı şarapla kızışmış tüm ölümsüz Roma’sıyla birlikte İskenderiye’de Kavafis, burada da biz bekledik onları. Gelmeliydiler. Barbarlar olmadan ne yapardık sonra! Kavafis’in barbarları görünmedi, alanları boşaltıp evlerine dönerken dalgındı bakışları, asık ve yenikti uygar dünyanın çehresi. Bizimse tarihimiz yazıldığı gibiydi, talihimiz açıktı. Geldiler ve geçmediler. Barbarları beklerken oldu, olabilecek ne varsa. Çoktan geldikleri halde, hiç gelmemiş gibiydiler. Bütün sokakları, bütün evleri, bütün zihinleri, bütün ruhları doldururken, biz hala sarp yamaçları, sisler ardındaki uzak patikaları gözlerdik.

Dağlar erirken onları bekliyorduk. Ovaları kaplayan yakut kızılı kan gölleri gözlerimizi kamaştırırken, ceset dağlarını tırmanıp ufukta belirecekleri anı düşlerdik. Köylerden dumanlar yükselirken, şehirler kuşatılırken, sokaklardan alev nehirleri geçerken ve çocuklar kibrit çöpleri gibi tutuşup yanarken onları düşünürdük. Görmedik, duymadık hiç. Geldiklerinde, hiç gelmemiş gibiydiler. Bir taze başlangıç, bir anlamlı son, bir eksilmeyen umut… Gelirler ve sonsuz bekleyişimiz, ezeli acılarımız son bulur diye. Yüreğimiz hiç tanışmadığı bir heyecanla çarpıp dururken hep onları bekledik. Endişeliydik, kızgındık, kırgındık, korkunçtuk, kör ve sağırdık, ama bir başka duyu evreninde bir başka diri, bir başka hayat doluyduk. İlk gelene izin verdiğimizi, ikincisine yol gösterdiğimizi, üçüncüsüne kalbimizi açtığımızı, dördüncüsünün kılıcını tutup beşincisiyle birlikte indirdiğimizi hatırlamadan bekledik. Barbarları beklemek yıkımda özgürlüğü, itlafta yaşamı, can çekişmede hazzı bulmak gibi bir şeydi.

Çengeller ağır ve yüklü salınırken, mezbahalar dolup taşarken, çığlıklar yeri göğü kaplarken bekliyorduk. Kavafis beklemişti, biz de bekleyebilirdik. Tercih edilen olmak için önce seçim yapabilmek, ardından en iyisini seçebilmek gerekirdi. “Yutulduğu sonsuzluk gibi içinden çıktığı yokluğu da görme gücünden yoksun” varlıkların boş gözleriyle yaptığı en iyi seçimin sonucunu görmek isteyenlerdik. O an çoktan gelmişken, hiç gelmemiş gibi bekledik. Barbarlar gelecek, elem ve hüzün yakılmış güzel bir çocuk gövdesinden arta kalan bir avuç kül gibi dağılıp gidecekti. Çünkü biz, “onunla birlikte doğacağız, öyleyse yersiz olacak doğuşumuz” diyemeyen bir türün hayatta kalan son yüzleriydik. O yüzden geldiklerinde, hiç gelmemiş gibiydiler. Ve biz kendindeki düzensizliğin kaynağına varma eğilimindeki her ruh gibi sadece kendi üstüne kapanmayı biliyor, dışımızda yanıp yıkılan her şeyi de doğanın meydana getirdiği kusursuz bir düzenin şiir dolu devinimleriymiş gibi izliyorduk.

Anı geçmişin hilafına, üstün günahların arınmayı vadeden köklü hazlarından damıtırken onları bekliyorduk. Her şeye sahipken ve imkânlarının doruğundayken yapamadığını, her şeyi yitirmişken ve imkânsızlığının son sınırındayken yapabileceğini sananların yıpranmış bakışlarıyla en geniş düşlere, en yumuşak manzaralara öylece kurulurken bekliyorduk. Sustuk, olacakları değerinden yoksun kılmamak için önceden söylenmesi gereken hiçbir şeyi söylemedik. Beklemek, çok başarılı bir girişten sonra, yıkıntıların altından hezimetle çıkan Kavafis’in şansızlığıydı bize göre. Göz alıcı ve parlak bir giriştense yeşeren tabiat gibi zarif bir çıkışı önemseyen bizim bekleyişimiz bir başka doyurucuydu. Çünkü biz, hayata zevk kapısından girenin elem ve ölüm kapısından çıkacağına asla inanmayan bir türün son kalıntılarıydık. Ondandır ki oğulları ve kızlarının cesetleri, sürüklenen annelerinin saçlarıyla düğümlenirken de eriyen bedenleriyle onbinlerin ölümünü izlerken de kalbi hiç sıkışmayanlardık. Kavafis’in başka, bizimki başkaydı; biz onlarsız yapamazdık. O yüzden geldiklerinde ve varlığımızı kendileriyle dolduklarında bile hiç gelmemiş gibi hala yollarını gözledik. Yalnızca barbarları beklerken hayatta kalabilen tuhaf bir türün nadir bir örneğiydik çünkü biz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Kategoriler